Barselona, Madrid, Kurtuba
Endülüs seyahatimiz sürprizlerle sürüyor... Güzel insanlarla tanışıyoruz. Endülüs'ün gülü, Okçular Tepesi'ni boş bırakmayan güzel Müslümanlarla. Ahmet Kesmegülü kardeşimiz önceden bizi bekleyen kardeşlerimizden biri. Eşi Safiye Hanım, yeni Müslüman olmuş güzel, mütevazı bir kardeşimiz tıpkı Ahmet Bey kardeşim gibi.
Gırnata'ya gelince mutlaka ziyaret etmenizi ve tanışmanızı tavsiye ederim. Estambul isimli tatlı ve baklava dükkanı var. Çok leziz ve otantik bir yer. Çay, Türk kahvesi içilebilecek nadir yerlerden biri.
Kurtuba, hüznümüzü büyütüyor, isyanımızı artırıyor...
Bir gün mutlaka yeniden İslâm'ın aydınlatıcı güneşinin yeniden İber Yarımadası'nı, bütün Avrupa coğrafyasını ısıtacağı ve aydınlatacağı günler için and içiyoruz -üzerimize düşeni yapmaya...
Hristiyanlık bitti, Kilise ayakta. Ama hayat verecek bir ruhu yok kilisenin. Avrupa'nın İslâm'ın diriltici, herkese hayat hakkı tanıyan, herkese ruh üfleyecek atılımına ihtiyacı var.
O günlerin yeniden gelmesi, getirilmesi için güzel, mütevazı, asil ve donanımlı Müslümanlara, öncü, ön açacak sıradışı insanlara ihtiyacımız var. O parlak insanları yetiştirmeye çalışıyoruz hasbelkader.
Endülüs yolculuğumuzun Gırnata'ya kadar olan bölümünü bugün yine Muharrem Kartancı kardeşimin akıcı, leziz kaleminden yayınlıyorum. Güzel bir pazar yazısı oldu. Keyifli, zihin açıcı okumalar...
VEDA EDİLEMEYEN ŞEHİRE VEDATuleytula'ya geldiğimizde hava bulutlu ve sakindi. Yağmur beklemiyorduk. Önce gözyaşlarımıza eşlik etti sessizlik; sonra bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı.Bu duygularla Kurtuba yoluna koyulduk.
Yağmurun Kurtuba'ya kadar dinmeyeceğinden habersiz, otobüste Yusuf Kaplan hocamızdan enfes, çok lezzetli bir ders dinliyoruz. Yol kısalıyor sanki.
HÜZÜNLÜ ŞEHİR: KURTUBA
Tarihî köprüden geçerek sağanak yağmur altında Kurtuba Ulu Camii'ne giriyoruz. Sığınıyoruz adeta...
Kurtuba Endülüs döneminde bir milyon nüfusa ulaşmış, üç yüz camisi, altı yüz hamamı ve kırk bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği ulu camisiyle; medreseleri, âlimleri ve ilim halkalarıyla büyük bir medeniyetin başkentliğinin hakkını veren bir şehirdi. Bugün ise nüfusu hâlâ dört yüz bine bile ulaşamamıştır.
Kırk bin kişinin namaz kılabildiği bu cami, medeniyetimizin giydirdiği karakterle öyle bir meydan okuyor ki; mütevazılığı tarif edilemez, ancak yaşanır. Şehir ele geçirildiğinde kral, caminin kiliseye çevrilmesini emrediyor.
Mimarlar çalışmaya başlıyor. Değişim ilerleyince kral kontrole geliyor ve şu sözü söylüyor: "Mahvetmişsiniz!" "Bu mimariye nasıl kıydınız" diyerek çalışmaları durduruyor. Bozmadan inşa etmelerini emrediyor.
Bu emirle, Batı ve İslam medeniyetlerini cami–kilise üzerinden okuma imkânı buluyoruz. Ama bu imkân hüznümüze de dersimize de çare olmuyor. Bu kadar mütevazı ve asil bir cami; ezana hasret, cemaate hasret, tekbire hasret...Mihrap üzerindeki işlemeler ayetlerle namazı anlatıyor. Haşr Suresi işlenmiş; yeniden dirilişi anlatıyor. Ama dirilişe de, namaza da, imama da hasret...
Caminin içine inşa edilen kilise; mimarisiyle, tarzıyla kabalığı, kibri, karanlığı, yok etmeyi haykırıyor. Minaremiz bahçede bir köşede yalnızlığıyla duruyor.
Ezan okunacağı günleri sayıyor. Özgür bir kuşağı bekler gibi...Yeniden coşkulu günleri yaşama umuduyla ayakta kalmaya çalışıyor...

4