Körfez'deki savaş, sadece bölmeyi değil dünyayı büyük bir kaosun eşiğine sürükleyecek boyutlar kazanmak üzere...
Türkiye'nin dikkatli gittiği gözleniyor. Bölgenin dengelerini altüst edecek boyutlar kazanma tehlikesi barındırıyor. Özellikle sosyal medyada algı savaşları ile sürdürülüyor savaş bütün taraflarca.
Sanal dünyada algı savaşları üzerinden sürdürülen bu savaşı, kazı yaparak derinlemesine anlayamazsak, geleceğimizi göremeyiz.
Burada öncelikle odaklanılması gereken kavram, sanal göç kavramı, sanal ve reel göçebe kültürü kavramı.
Göç kavramı, köklü anlam değişiklikleri geçiriyor son beş asırdır.
Göçebe toplumlardan yerleşik toplumlara, oradan Avrupalıların bilimsel devrimleri, keşifler çağı serüvenleri, sömürgecilik ve emperyalizm tecrübeleri ve kapitalizmin küreselleşmesiyle birlikte küreselleşmenin bütün sınırları yok etmesiyle küresel gerçekliğe dönüşen sanal göçebelik hayatı yaşayan insanlara geçiş süreci çok travmatik oldu...
Önceden toplumlar yer değiştiriyordu: Mekânda gerçekleşen bir yolculuk eylemiydi göç olgusu.
Bugün göç olgusu, artık zihinsel olarak gerçekleşiyor; mekânı bile yok edecek, mekân duygusunu, aidiyet bilincini buharlaştıracak niteliksel bir dönüşüm gerçekleşiyor göç olgusunun kendisinde...
Ancak göç olgusunun kendisinde yaşanan bu niteliksel değişim, bütün insanlığı niceliğin, araçların hükümran olduğu, anlamın anlamsızlaştığı, değerin değersizleştiği, dünyanın insansızlaştığı, insanın dünyasızlaştığı, hayatın çölleştiği hakikat fikrinin yitirildiği, güçlünün haklı olarak görülebildiği darwinyen orman kanunlarının hükmünü icra ettiği kaotik bir felâketin eşiğine fırlatıyor bütün insanlığı...
KÜRESELLEŞME SÜRECİ: ÖLÇEK BÜYÜDÜ AMA UFUK DARALDI!
Küreselleşme sürecinin bütün dünyada hissedildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz bütün insanlık olarak...
Küreselleşme sürecini, özlü ve anlaşılır bir şekilde, ölçek büyümesi ama ufuk daralması olarak tanımlayabiliriz: Evet bir ölçek büyümesi var: Ekonomik sınırlar, kültürel sınırlar, zihnî sınırlar ortadan kalktı: Paul Virilio'nun yerinde tanımlamasıyla "coğrafyanın sonu"nu yaşıyoruz.
Sadece coğrafyanın sonunu değil, mekân duygusunun, geçmiş ve gelecek zaman duygusunun iptal edilmesi, zamanın tek bir zamana, genişletilmiş bir geniş zamana hapsedilmesi, zamanın sadece buradan ve şimdi'den ibaret hâle gelmesiyle birlikte tarih duygusunun, dolayısıyla zaman fikrinin de problemli hâle geldiği ontolojik bir ufuk daralması olgusuyla karşı karşıyayız.
Ölçek büyüyor ama insanın ufku da, dünyası da daralıyor: İnsan, sadece hızın, hazzın ve ayartanın peşinde koşturan insanaltı bir varlığa dönüşüyor, nefs-i emmaresi'nin, kötülüğü emreden nefsinin arzularının kölesi hâline geliyor...
Ölçek büyürken yani ekonomik, kültürel ve entelektüel sınırlar ortadan kalkarken, insanın insanaltı bir varlığa dönüşecek kadar ufkunu, ruhunu yitirmesi, dünyanın orman kanunlarının hükümfermâ olduğu yeni-barbarlık biçimlerinin arenasına dönüşmesini kolaylaştırıyor...
BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ BİR MODERN BARBARLIK
Bir açıdan bakıldığında ontolojik bir felâkete dönüşen küreselleşme süreci, modernite sürecinin nihâî aşaması ve mantıkî sonucudur.
Modernite projesi, insanın tanrılaştırılması çabasıdır: Heidegger, bu gerçeği, "insanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi" olarak tanımlar.
Tanrı fikrini yitiren modern insan, elbette ki, tanrılaşma açmazına soyunacaktı. Modern insanın tanrılaşma açmazına soyunmasını, modernliğin kurucu düşünürü Descartes, "tabiatın efendileri ve hâkimleri olacağız" diyerek hem izah etmiş hem de meşrûlaştırma yoluna girmişti.
Modern insanın tabiatın efendileri ve hâkimleri olma çabasına soyunması, insanlığa çok pahalıya patladı: Neredeyse bütün kıtalar ve bütün denizler sömürgeleştirildi: Toplumlar, yerlerinden edildi, kitleler hâlinde katledildi: Avrupa'nın nüfusunun 31 milyon olduğu 16. yüzyılda sadece Latin Amerika kıtasında 20 milyon insan katledildi; Latin Amerika'daki derinlikli medeniyetlerin kökü kazındı, tarihe gömüldü.
20. yüzyıla gelindiğinde, yerinden edilmeyen, kültürleri tarumâr edilmeyen toplum kalmadı dünya coğrafyasında!
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına denk gelen yarım asırlık zaman dilimi içinde, Balkanlar'daki halklar hallaç pamuğu gibi savruldu, 300 bin müslüman katledildi; Balkan müslümanlarının geri kalan kısmı Anadolu coğrafyasına sürgün edildi.
Benzer barbarlık biçimleri, Kafkaslar'da, Orta Asya'da da, Hindistan'da da, Afrika kıtasında da yaşandı.
Bütün bu barbarlıklar, katliamlar ve sürgünler, "uygarlaştırma misyonu" ile yapıldı, meşrûlaştırılmaya çalışıldı.
GÖÇEBE TOPLUM VE MEKÂNIN BUHARLAŞMASI
20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyılın ilk çeyreği, tam yüzyıl öncesini andırıyor adeta.

7