Yanlış başlangıçların doğru sonuçları olmaz.
Yanlış soruların doğru cevapları olmayacağı gibi.
Soru sormasını bilemeyen toplumlar, sorunlarını çözmesini de bilemezler.
Entelijan-siyası olmayan, yani ülkenin ruhunu inşa edip hayata ve harekete geçirecek bir öncü kuşağı olmayan toplumlar soru sormasını bilemezler.
Yanlış teşhis yaparlar, yanlış sorular sorarlar ve toplumu, ülkeyi çıkmaz sokağın eşiğine fırlatırlar.
BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLEMEYEN BİR TOPLUM!
Türkiye Batı modernitesinin meydan okuması karşısında sarsıntı geçirdi ve iki asırdır kendisine gelemiyor. Gelemiyor çünkü başına ne geldiğini bilemiyor.
Türkiye bir yenileşme, toparlanma, yaşanan travmaları aşacak bir irade ve çıkış yolu ve haritası ortaya koyma anlamında bir modernleşme tecrübesi yaşamıyor.
Aksine yok olma, köklerinden kopma, ruh köklerini kurutma gibi büyük bir felâketle sonuçlanan radikal bir modernleşme (yok oluş = Endülüsleşme) tecrübesi yaşıyor.
Modernleşme anlamında Tanzimat bizim idam fermanımızdı.
Tanzimat'la giriştiğimiz reform hareketi, bizi sahili selamete çıkarmadı, çıkmaz sokağın eşiğine fırlattı. Başka türlüsünü beklemek zaten abesti, abesle iştigaldi.
Neden
Şundan: Biz, Batı uygarlığının modernite ile geliştirdiği küresel ölçekli sömürgecilik, yıkım ve emperyalizm saldırısına dönüşen meydan okumasının herkesin geçirmesi gereken zorunlu nir süreç olduğunu vehmettik.
Biz modernitenin felsefî olarak bir köksüzleşme, insanı tanrılaştıran, Hıristiyanlık kilisesini yıkarak yerine sırasıyla bilim kilisesi, siyaset kilisesi, iktisat kilisesi icat eden yeni bir paganizm biçimi olduğunu ve bunun tabiî bir sonucu olarak da Batı uygarlığının dünya üzerinde büyük bir hâkimiyet kurma projesi yani bir sömürgecilik ve emperyalizm projesi olduğunu anlayamadık.
MODERNLİK: EPİSTEMOLOJİK VE ONTOLOJİK ŞİDDET
Modernlik insanın konumunu yerle bir eden ontolojik bir şiddet, insanın insanla, tabiatla ve Tanrı ile ilişkisinin gramerini ve şeklini tanınamaz hâle getiren epistemolojik bir şiddetti.
Moderniteyle birlikte modern insan her şeye hâkim olmak istiyordu. Bacon'ın, Descartes'ın pagan buyruklarına uyarak insan her şeyin efendisi, yeryüzünün kralı olmaya, kısacası tanrılaşmaya karar vermişti.
Varlığın düzeni, bilginin elde edilme biçimi, mahiyeti ve işlevi kökten değişim geçiriyordu. Bir dünya yıkılıyor, yenine bambaşka bir dünya kuruluyordu: Pagan, ruhsuz bir dünya.
Ama öte yandan da yeryüzünde hâkimiyet kurma kaygısıyla hareket eden modern insan yeryüzünü karaları ve denizleriyle işgal ediyor, bütün medeniyetlere büyük bir saldırı gerçekleştiriyor, inanılmaz katliamlar, tecavüzler ve soykırımlar yapıyordu.
Tam Osmanlı'nın böylesine büyük bir saldırının karşısında dimdik durabileceği bir zaman diliminde Osmanlı yaşadığı şoku anlayacak ve atlatacak bir felsefî atılım ortaya koyamayacak kadar büyük bir travma yaşıyordu.

13