Bilginin mahiyeti: İnsan tahayyülünün sınırı

Bugün size, bilmenin ve bilimin mâhiyetini, anlamını, sınırlarını tartışan nefis bir metin yayınlıyorum. MTO'nun (Medeniyet Tasavvuru Okulu) demirbaş talebelerinden matematik öğretmeni Mehmet Varıcı hocamızın bilme ve idrak felsefesi yaptığı zihin açıcı yazısının ilk bölümü ile baş başa bırakıyorum sizleri. Zihin açıcı okumalar…

ÇİFTE KÖRLEŞME

Bir şeyi yakalamanın yolu, o şeyin arkasından koşmak ya da farklı yoldan dolaşıp önüne geçmekir. Her iki alternatif de "daha hızlı" olmayı zorunlu kılar. Çünkü hızınız, arkasından koştuğunuz şeyin hızından yüksekse ancak bunu başarabilirsiniz. Alternatif yolları dolaşıp önüne geçtiğinizde ise rakibinizin hızından düşük ilerliyorsanız sizi tekrar geçmesi kaçınılmazdır. İnsanlık tarihine baktığımızda medeniyetler arasında sürekli bir kovalamacanın varlığına şahit oluruz.

Tarihî tecrübe bize yaratıcının dışında hiçbir şeyin bakî olmadığını göstermektedir. Ne var ki unutkan olan insan, yaşadığı zamanın içindeyken ânı yaşar ama şahitlik edemez. Bu şahitliği ancak emanet şuuruna sahip olanlar idrak edebilir. Gerçekten de bir şeyin ne olduğunu uzaktan baktığımızda, ne olmadığını ise çok yakından baktığımızda anlayabiliriz. Ancak bir şeyin bizzat içinde bulunduğumuzda, bakışımız onun sınırlarıyla kuşatılır, zamanla kavrayışımız daralır ve körleşme başlar.

Müslüman aleminin bugün geldiği noktaya baktığımızda yukarıda bahsettiğimiz körlüğü yaşadığımızı fark etmek zorundayız. Öyle bir girdap içindeyiz ki ne kendimizi görebiliyoruz ne de bizi çevreleyen dalgaları fark edebiliyoruz. Hâl böyle olunca girdaba karşı koyabilmek için girdabın merkezine, karanlık dehlizlerine doğru daha hızlı dalmak istiyoruz. Sanıyoruz ki o merkeze ulaştığımızda girdaba kapılan değil, girdabı oluşturan olacağız.

Bu çarpık mücadelede gözden kaçırdığımız üç ana unsur var: Allah'ın iradesi, sünnetullah, insan keşfinin sınırı. Bu üç unsur çerçevesinde modern günümüzde İslâm'ın yerini, Müslümanların tutumunu ve Batı karşısında geri kalmışlık kompleksini ele almaya çalışacağım.

İNANMAK, BİLMEK VE YAPMAK

Bugün birileri peygamberlik iddiasında bulunsa kendini kabul ettirmek için mucize benzeri olaylar gösterse dahi modern insan, buna inanır mı Her şeyi neden-sonuç ilişkisiyle kavramaya çalışan günümüz insanı muhtemelen şahit olduğu her olayı bilimsel parametrelerle açıklamaya çalışacaktır. Fizikçi, kimyacı, matematikçi, psikolog… Her biri şahit oldukları olağan dışı mucizevi olayları kendi disiplinleri çerçevesinde ele alacak, kimi maddenin yapısıyla alakalı, kimi ışığın kırılımıyla alakalı, kimi de psikanalizle açıklamaya çalışacaktır. Özetle olayı kendi laboratuvarına bir malzeme olarak taşıyacaktır. Böyle bir çağda "inanmak" gerçekten çok zor bir durum.

İnsana ilimden az bir şey bahşedilmiştir. İnsanın tahayyül gücü, kendisine bahşedilen ilmin sınırlarına kadar ulaşabilir. Bu sınırın ötesi ise insan için gayb alanıdır; onun anahtarları Allah'ın katındadır. Allah'ın koruması altında olan sınırları aşmaya hangi mahlûkun gücü yeter

Dünyanın geldiği noktaya baktığımızda teknolojik gelişmeler insanı hayran bırakıyor, her yeni buluşla birlikte hayal gücümüz asimetrik oranla artıyor. Özellikle günümüzde revaçta olan yapay zekâ teknolo-jilerindeki akıl almaz ilerlemeler insanı dehşete düşürüyor, insanlığın sonunun geldiğini iddia eden kehanetleri artırıyor. Bu baş döndürücü gelişmeler sinema sektöründe "bilim kurgu" filmlerine geniş revize alanı oluşturuyor.

Kartopu gibi büyüyen bu tahayyül sınırı, insanın aklını başından alıyor ve aklın yerine Allah'a meydan okuma cüretini yerleştiriyor. Aklı başında olmayan insan, sınır tanımaz bir cesaretle kendine, topluma, doğaya ve tanrıya meydan okumaya başlıyor. Kalbi ve kulakları mühürlenen, gözleri perdelenen bir insanın Allah'a karşı meydan okuması, ancak tek taraflı oynanan bir kör dövüşünden ibarettir.

Bilim ve teknolojide yaşanan ivme, Müslümanlar tarafından ise tamamen farklı yorumlandı. Dünya tarihinde eksen kaymalarına yol açan büyük buluşların birçoğu, Müslümanlar tarafından sünnetullaha müdahale şeklinde yorumlandı ve buna karşıt bir refleks geliştirildi. Bu zıt meyil, zamanla Müslümanlarla Batılılar arasındaki güç dengesini Müslümanlar aleyhine bozdu.