Buyurun, CHP'yi çift başlı yönetin!

Türk siyasetinin yaklaşık 40 yılına damgasını vuran Turgut Özal, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi liderler, Türkiye'nin çıkış yolunun hep ülke yönetiminde çift başlılığı bitirecek 'Başkanlık sistemi' olduğuna işaret etti.

Ne var ki, her gündeme getirdiklerinde CHP tarafından linç edildiler âdeta.

İronik tarafı, aynı CHP'nin ülkeyi 30 yıl tek parti, tek adam rejimiyle yönetmiş olmasıydı!

***

İşte bu dönemde yaptıklarından ötürü milletin bir daha tek başına hükûmet şansı vermediği CHP, koalisyon hükûmetlerine kapı aralayan parlamenter sistemin kaos kapılarını ustaca kullanarak, bir şekilde devlette ve bürokraside rejim baskısını devam ettiriyordu.

Zayıf hükûmetler, kendilerinden görmedikleri 'sessiz çoğunluğa' karşı ellerindeki en büyük kozdu.

Adalet Partisi gibi TBMM'de çoğunluğu kazanan bir hükûmet oluşur ve tek başına iktidar olursa, onları da ya darbelerle idam sehpasını göstererek yahut milletvekili transferleriyle zayıflatarak yola getiriyorlardı.

En son 90'larda ömrü iki ayı bulmayan koalisyon hükûmetlerinin Türkiye'yi nereye getirdiğini tecrübe ettik milletçe.

Üst üste ekonomik krizler, siyasi krizler derken, başını çekenlerin gururla (!) "İsrail için yaptık" itirafında bulunduğu 28 Şubat postmodern darbesi geldi.

***

Darbecilerin çoğunluğu kazanan Erbakan'ın Refah Partisini yok sayıp, sonra da kapatarak iş başına getirdiği CHP geleneğinin temsilcisi DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile onun Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturttuğu Ahmet Necdet Sezer'in kavgası, 2001'de yaşanan büyük ekonomik buhranla birlikte Türkiye'ye "Yeter artık!" dedirtti ve 2002'de Recep Tayyip Erdoğan'ı milletin umudu yapan AK Parti tek başına iktidar oldu.

O sandıkta, Meclis'te grup kurabilecek çoğunluğa ulaşabilen tek muhalefet partisi vardı; CHP.

2002, aslında iki partili sistemle millet tarafından pratikte olarak kurulmuş Başkanlık sisteminin ilk adımıydı.

Milletin desteğini arkasına alan Erdoğan da yıllarca Başkanlık sistemini dillendirdi ama, CHP sistemi, bütün kollarıyla her zamanki gibi karşısında durdu, darbe tehditleri ardı ardına geldi.

2007'de Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiği Abdullah Gül'e karşı, yargı ve ordu dâhil bütün CHP vesayet mekanizmasının savaş açması, milletin temsilcisi Recep Tayyip Erdoğan'a da "Yeter artık!" dedirtti ve 'Cumhurbaşkanını halkın seçmesi' referandumuyla Başkanlık sistemine fiilî olarak geçişin yolu açıldı.

***

Türkiye'yi dışarıdan kumanda etmek isteyenler ile transfer olup zenginliğe kavuşmak isteyen milletvekillerinden başka kimsenin işine yaramayan 'çift başlı' parlamenter sistem öyle bir belaydı ki, tıpkı geçmişteki örneklerinde olduğu gibi, Erdoğan'ı da Cumhurbaşkanı seçtirdiği Gül ve Başbakanlık koltuğuna oturttuğu Ahmet Davutoğlu ile defalarca karşı karşıya getirdi.

Üstelik Erdoğan da halkın oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olduğu hâlde.

Bu esnada 'düşman' ne yapıyordu

2010'da Tunus'tan başlayan Arap Baharı ile bugün çok konuştuğumuz Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler dizayn ediliyor, peş peşe yapılan sokak darbeleri ile yönetimler zayıflatılıyordu.

Akdeniz'e en uzun kıyısı bulunan Türkiye de bundan vareste değildi elbet!

Ekonomide cumhuriyet tarihinin en iyi rakamları yakalanmış, 52 yıl sonra ilk defa IMF'den kurtulmuşken, Türkiye'de siyaset de 2010'da (!) startı verilen operasyonlarla yeniden şekillendiriliyor; Erdoğan, FETÖ, CHP, HDP ve AK Parti içindeki kriptolar eliyle diskalifiye edilmeye çalışılıyordu.