Sadakati küçümseyenler, vefa üzerine nutuk atıyor...
İffeti değersizleştirenler, namustan söz ediyor...
Yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelenler, dürüstlük manifestosu yayımlıyor...
Yalanı siyaset yöntemi hâline getirenler, doğruluk dersi vermeye çalışıyor...
İşte çağımızın en büyük ironisi budur.
Çünkü artık mesele, hakikati aramak değil; algıyı yönetmektir.
Eskiden insanlar söyledikleriyle yaşadıkları arasında bir denge kurmaya çalışırdı.
Şimdi ise yaşadıklarıyla söyledikleri arasında uçurum olmasına rağmen, en yüksek sesle konuşanlar alkışlanıyor.
Televizyon ekranlarını açıyorsunuz...
Dün dine hakaret eden biri bugün dinin ne olduğunu anlatıyor.
Aile kurumunu "eski dünyanın yükü" diye küçümseyen biri, ertesi gün çocukların geleceğinden endişe ettiğini söylüyor.
Ahlaki sınırları "kişisel tercih" diyerek anlamsızlaştıranlar, toplumdaki yozlaşmadan şikâyet ediyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu nasıl bir çelişkidir
Elbette herkes konuşabilir.
Elbette herkes fikir beyan edebilir.
Fakat fikir ile örneklik arasında büyük bir fark vardır.
Çünkü toplumlar, en çok söylediklerinden değil; yaşadıklarından etkilenir.
Bugün Türkiye'de yaşanan birçok tartışmanın temelinde de bu vardır.
Kimin söylediğinden çok, ne söylediğine bakılması gerekirken; tam tersi yapılıyor.
Bir kişi sırf belli çevrelerin desteğini aldığı için söyledikleri sorgulanmıyor.
Öte yandan inancını yaşayan, ailesini koruyan, değerlerini savunan insanlar ise peşinen suçlu ilan edilmeye çalışılıyor.
Oysa sağduyu sahibi herkes bilir ki;
Bir insanın inançsız olması, onun otomatik olarak kötü biri olduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde bir insanın inançlı görünmesi de onu otomatik olarak doğru yapmaz.
Ölçü; dürüstlük, tutarlılık ve ahlaktır.
Fakat burada dikkat çekilmesi gereken başka bir mesele vardır.
Toplumun değerlerini küçümseyenlerin, o değerlerin tek temsilcisi gibi konuşmaya başlaması...
İşte asıl problem budur.
Çünkü bu durum yalnızca bir fikir tartışması değildir.
Bu, kavramların yer değiştirmesidir.

14