İran'a bir de bu gözle bakın

1950'li yılların başında İran'da emekleme halinde de olsa demokrasi girişimleri vardı, Musaddık adında başbakan vardı, emperyalizme direnen bir karakterdi, İran topraklarındaki İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerine el koyup, İran petrol endüstrisini kamulaştırmıştı, İran şahı Pehlevi de korkudan İtalya'ya kaçmıştı, Roma'da yaşıyordu.

E, sen misin petrol şirketlerini millileştiren, Amerikan ve İngiliz gizli servisleri derhal kolları sıvadı, CIA ve MI6 ikisi birlikte "Ajax Operasyonu" adı verilen darbe planını sahneye koydular, operasyonu CIA istasyon şefi Kermit Roosevelt yönetiyordu, iki yıl çalıştılar, acayip para dağıttılar, iş birlikçi İranlıları satın aldılar, 1953 yılında halk ayaklanması maskesi altında kitlesel gösteriler başlattılar, Musaddık'ı darbeyle devirdiler, vatana ihanetten hapse attılar, Musaddık ortadan kaldırılınca, Roma'da yaşayan şah Rıza Pehlevi vatan kurtaran aslan edasıyla İran'a geri döndü, meclisi lağvetti, tek otorite olarak tahtına tekrar oturdu.

İlk iş, petrol konsorsiyumu anlaşması imzaladı, İran'ın petrolüne İngiliz ve Amerikan şirketlerini ortak etti.

İran halkı sürünürken, binbir gece masallarını andıran partiler veriyordu, pırlantalar yakutlar havalarda uçuşuyordu, partilerde sunulan ziyafetler için şefleri Paris'ten getiriyordu, garsonlar bile Paris'ten özel uçaklarla getiriliyordu, misafirlerine mücevherler hediye ediyordu, 1700 kişilik özel tören birliği hazırlatmıştı, her gittiği yerde kendisini bu 1700 kişilik şatafatlı tören birliğiyle karşılatıyordu, beş kiloluk som altından tacı vardı, üçüncü eşi Farah Diba'yla evlenirken, dünyanın en pahalı pembe elmasının bulunduğu bir taç takmıştı, biz ona şah diyoruz ama, 1967 yılında kendi kendini "imparator" ilan etmişti, eşini de "imparatoriçe" ilan etmişti, eşinin imparatoriçe tacını Van Cleef & Arpels hazırlamıştı, taçta toplam 1541 parça taş vardı, 1469'u elmas, 36'sı zümrüt, 34'ü yakuttu, ortasında 150 karatlık özel bir zümrüt vardı, tacın toplam ağırlığı 1950 gramdı.

İran, şah'ın babasının malıydı, bütün ülkeyi zimmetine geçirmişti, buna rağmen paraya doymuyordu, her sektörden 300'e yakın şirketin sahibiydi, İran'dan kaçtığında yurt dışında 36 milyar dolar serveti olduğu biliniyordu.

Bu şah, az önce anlattığım Ajax Operasyonu'yla CIA ve MI6 tarafından yeniden tahta oturtulduğunda, yine CIA ve MI6 tarafından Savak adı verilen istihbarat teşkilatını kuruldu. Evet, şah döneminin İran istihbarat teşkilatı Savak, Amerikan ve İngiliz istihbarat teşkilatları tarafından kuruldu. Başında elbette bir İranlı general oturuyordu ama, CIA ve MI6 yönetiyordu. 100 binden fazla İranlıyı, bizzat CIA tarafından Savak ajanı olarak yetiştirdiler.

Yani... Şah döneminde İran'da olan biten her şeyden CIA'in haberi vardı, mesela Humeyni'nin halk arasındaki faaliyetlerinden CIA'in haberinin olmaması mümkün müydü, elbette değildi.

Şimdi herkes altını çizerek okusun lütfen... 1950'lerin sonunda, 60'ların başında Humeyni peydah olmuştu, devletin demokrasi veya monarşiyle değil, İslami kurallarla yönetilmesini istiyordu. Millet sürünürken şah'ın pırlantalar içinde saraylarda yaşaması, Humeyni'nin ahali arasındaki destekçilerini arttırıyordu, yoksul ve mutsuz kitleleri etrafında topluyordu. 60'ların başında kendini "Ayetullah" ilan etti, Şii molla hiyerarşisinin en üst katına yükseldi.

Şah şatafat içinde yaşıyordu ama, bir yandan da sosyal reformlar yapıyordu, "beyaz devrim" deniyordu, mesela kadınlara seçme seçilme hakkı vermişti, Batılı şirketler sayesinde İran'ın petrol gelirleri arttığı için, bu paranın bir bölümünü ekonomik kalkınmada kullanıyordu, işçi haklarında ve işçi ücretlerinde, halkın refahına yönelik olumlu değişiklikler başlamıştı, toprak reformu başlatmaya karar vermişti. İşte bu toprak reformu, Humeyni'nin elini çok güçlendiren bir karar olmuştu, çünkü, toprak reformu için dinci yapıların, ulemaların kontrol ettiği geniş arazilere el konuluyordu, bu araziler ev bark sahibi olmaları için yoksullara dağıtılıyordu. Humeyni bu fırsatı kaçırmadı, kadınların özgürleşmesinden zaten delirecek derecede rahatsız olan ulemaları harekete geçirdi, cahil cühelayı "din elden gidiyor" diye kışkırttı, sokağa döktü, şah karşıtı eylemler başlattı.

Dedim ya, şah'ın istihbarat teşkilatı Savak'ı kuran ve yöneten CIA'in, İran'daki bu gelişmelerden, Humeyni'nin halk arasındaki faaliyetlerinden haberinin olmaması mümkün değildi.

Tık...

Humeyni tutuklandı.

1.5 yıl hapis yatırıldı.

Sonra

Sonrası gerçekten çok ama çok şaşırtıcı!

(Özellikle değerleri gençler, burası Orta Doğu, CIA'in MI6'in cirit attığı coğrafya, hiçbir şey size gösterildiği gibi değildir, bir seyrettikleriniz vardır, bir de arkada gerçekten yaşananlar vardır, altını çizerek okuyun lütfen.)

Humeyni, 1962 yılında tutuklandı, 1.5 yıl hapis yatırıldı, hapisteyken öldü filan diyerek, ortadan kaldırabilirlerdi, CIA'in kimseye acıması mümkün mü, Humeyni'yi güya yargılayıp kurşuna dizdirebilirlerdi veya şırıngayla filan bir şey enjekte edip, hastalandı öldü diyebilirlerdi, tee 1962 şartlarında, o ilkel iletişim dünyasında, televizyon yok, cep telefonu yok, internet zaten yok, uydu yok, kimsenin ruhu bile duymazdı, öldü deyip geçerlerdi.

Ama öyle yapmadılar.

Ne yaptılar biliyor musunuz

Türkiye'ye gönderdiler!

Evet, ortadan kaldırmak yerine, Türkiye'ye gönderdiler.

4 Kasım 1964 gecesi, cezaevinden çıkardılar, askeri araçla Tahran havalimanına getirdiler, CIA'in yönettiği Savak tarafından kendisine pasaport verildi, İran hava kuvvetlerine ait C130 askeri nakliye uçağına bindirdiler, havalandılar, Ankara'ya Esenboğa Havalimanı'na indiler, Milli İstihbarat Teşkilatımız tarafından karşılandılar, bizim MİT'çiler Humeyni'yi Savak'tan teslim aldı, C130 tekrar havalandı, Tahran'a geri gitti.

Bizim MİT görevlileri, Humeyni'yi Esenboğa'da apronda sivil bir araca bindirdiler, Çankaya'daki Bulvar Palas oteline götürdüler, 514 numaralı odasına yerleştirdiler.

Dikkat buyurun lütfen... CIA aslında Humeyni'yi hapiste yok edebilirdi, 1962 şartlarında kimsenin ruhu bile duymazdı, ama öyle yapmamışlardı, Humeyni'ni gizlice hapisten çıkarıp, Türkiye'ye göndermişler ve bizim Milli İstihbarat Teşkilatı'na emanet etmişlerdi.

Humeyni'nin Ankara'ya getirildiği tarihte, Türkiye'nin cumhurbaşkanı kimdi Cemal Gürsel'di. 1960 Darbesi'nden sonra cumhurbaşkanı yapılmıştı, orgeneraldi, darbeyle devletin yönetime oturtulmuştu, Humeyni'nin getirilmesinden haberinin olmaması, onay vermemiş olması mümkün müydü, elbette değildi.

Humeyni'nin Ankara'ya getirildiği ve Türkiye'de bulunduğu tarihlerde MİT müsteşarları kimdi Fuat Doğu ve Ziya Selışık'tı. Özellikle Fuat Doğu, MİT'in kuruluşundan beri vardı, hem MİT müsteşarıydı, hem MİT'ten önceki MAH'ın reisiydi. MİT'in CIA'den para aldığını söyleyen MİT müsteşarıydı!

Devam edelim... Humeyni, Esenboğa'da sivil araca bindirildi, Çankaya'daki Bulvar Palas oteline götürüldü, 514 numaralı odasına yerleştirildi.

Bulvar Palas oteli, o tarihte Ankara'nın en modern, en popüler oteliydi. 1954 yılında açılmıştı, dört katlıydı, 33 odası vardı. O tarihlerde Ankara'da henüz ne Hilton vardı, ne Sheraton, en kalite otel Bulvar Palas'tı.

1957 yılında bitişiğine yeni inşaat yapıldı, otel binası büyütüldü, oda sayısı arttırıldı, zemine görkemli bir restoran eklendi, ayrıca acayip şık bir gece kulübü yapıldı, gece kulübüne girebilmek için üye olmak gerekiyordu.

Bulvar Palas'ın büyütülmesi için gereken krediyi kim verdi biliyor musunuz

Pan American havayolu şirketi verdi!

Ne enteresan değil mi

Panam, ABD'nin bayrak taşıyıcısıydı, Amerikan devletini temsil eden küresel markaların başında geliyordu, Bulvar Palas otelinin büyütülmesi için gereken krediyi, işte bu Pan American havayolu şirketi vermişti!

TBMM 1961 yılında şu anki yerine taşınınca, Bulvar Palas iyice kıymetlendi, çünkü, tam olarak TBMM'nin karşısındaydı, Meclis'e komşu olmuştu. Otelin lobisi, restoranı, kulübü, bakanlar, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar ve gazetecilerle dolup taşıyordu, siyasi toplantılar, parti kulisleri filan, heeer şey oradaydı.

E, Humeyni'nin oraya getirilmesinden anlıyoruz ki, MİT'in de kullandığı adreslerden biriydi.

(Ankara tarihine damgasını vuran Bulvar Palas oteli 1993'te kapatıldı, yıkıldı, yerine iş hanı yapıldı.)

Neyse... Humeyni bu otelin 514 numaralı odasına yerleştirildi.

Humeyni açısından ekstra dramatik bir durumdu. Çünkü... Bulvar Palas'tan oğluna yazdığı mektupta bizzat anlatmıştı: "Atatürk tarafından kurulan ve laiklikle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti'nden nefret ediyordu, nefret ettiği bu ülkeye getirildiği için şaşkındı."

Ertesi sabah, 5 Kasım 1964 sabahı, Humeyni'nin Ankara'ya getirildiği basına sızmıştı. Kulağı delik gazeteciler öğrenmişti, soru sormaya başlamışlardı, MİT bu mevzunun gazetelerde patlayacağını anladı, Humeyni'yi otelden apar topar çıkarıp, Ankara'da MİT'in güvenli evlerinden birine taşıdılar.

Humeyni günlerini Kuran okuyarak geçiriyordu, evde kendisine yardımcı olanlardan duyduğu Türkçe kelimeleri not ediyordu. Bir iki gün böyle geçti, üçüncü gün, evde oturmaktan sıkıldım dedi, Ankara'yı gezmeme izin verir misiniz diye sordu. Peki dediler. Humeyni İran'dan geldiğinde üstünde siyah bir cübbe vardı, böyle gezemezsin dediler, pantolon, gömlek ve pardösü verdiler, Humeyni kabul etmedi, "pantolon ve pardösüyü, ulema kıyafetine hakaret" olarak algıladı, "beni aşağılamak için böyle yapıyorlar" diye düşündü, sokağa çıkmaktan vazgeçti.

Beşinci gün, oğluna yine mektup yazdı, bütün ihtiyaçları karşılandığı halde, oğluna sipariş verdi, "kurutulmuş meyve, çam fıstığı ve Türk lokumunun İran muadili olan gaz adındaki tatlıdan göndermesini" istedi!

Ve son cümle olarak ilave etti, "yakında beni Bursa'ya göndereceklermiş, dindar bir şehir olduğunu düşünüyorum" diye yazdı.

(Bu kadar detayı nereden biliyorsun derseniz... Humeyni'nin Türkiye'deki sürgün günleri, İranlı yazar Baqer Moin tarafından kaleme alındı, "Son Devrimci: Ayetullah Humeyni" adıyla kitap yapıldı. Baqer Moin, BBC'nin İran servisi şefiydi, Oxford Üniversitesi öğretim üyesiydi.)

Baqer Moin'in kitabında anlattığına göre, Humeyni, "politik görüşlerinden nefret ettiği Mustafa Kemal Atatürk'ün ülkesindeydi, laiklikten nefret ediyordu, Türkiye'de bulunması kendisi açısından inciticiydi, çünkü, hayatı boyunca İran'ın ikinci bir Türkiye olmasını engellemek için savaşmıştı."

Humeyni, Ankara'daki birinci haftasının sonunda, yine MİT tarafından sivil araca bindirildi, Bursa'ya getirildi. MİT mensubu, Farsça bilen, albay Ali Çetiner'in evine yerleştirildi. Üç ay boyunca bu evde kalacaktı.

Baqer Moin'in kitabında anlattığına göre, "Türkiye Cumhuriyeti'ndeki laik bir asker ailesiyle, İran'da laik düzen olmasın diye mücadele eden Humeyni'nin arasındaki kültür çatışması, çok şiddetliydi."

Aile fertleriyle ilk karşılaştıkları anda, Humeyni çok sert tepki göstermişti, albay Çetiner'in eşinin ve küçük kızının başörtüsü takmıyor olmasına çok sinirlenmişti, kendisinin yanında otururlarken başörtüsü takmalarını istemişti.

Albay Ali Çetiner ve ailesi, aradan yıllar geçtikten sonra, 1987'de Milliyet gazetesine uzun bir röportaj verdiler, Humeyni'yle birlikte yaşadıklarını anlattılar. MİT'çi albayın eşi