Domuz dizisi

Ramazan ayına girdik, bizde adettir, ramazan geleneklerimiz vardır... Mesela her ramazan ayında "ilk oruç dayağı şu şu şehrimizde atıldı" diye haber yapılır, illa ki sokakta sigara içen birine saldıran birileri olur.

Bir başka ramazan geleneğimiz, dümenden iftar sofralarıdır, 11 ay boyunca vatandaşla hiçbir alakası olmayan fırıldak siyasetçilerimiz, ramazan gelir gelmez mutlaka garibanların evine iftara giderler, yoksullarla ne kadar iç içe olduklarını göstermek için yer sofralarına filan otururlar, sanırsın yer sofrasına oturmazsan ramazan olmuyor.

Bir başka klasiğimiz, ramazan sorularıdır, her ramazan bıkmadan usanmadan aynı saçma sapan sorular sorulur, ameliyat olursam orucum bozulur mu, sakız çiğnersem orucum bozulur mu, kıçımı yıkarken su kaçarsa orucum sakatlanır mı filan, her ramazan ayında aynı teranedir, bu tür abuk sabuk mevzular tekrar tekrar yaşanır.

Medyadaki ramazan klasiklerimiz budur.

Ama bu yıl, ilk kez çok farklı, çünkü bu yıl tarihimizde ilk kez oruç dayağını veya oruç sorularını değil, domuz dizisini konuşuyoruz.

Takip ettiniz mutlaka, atv'de yayınlanan ve başrollerinde Hülya Avşar'ın, Fikret Kuşkan'ın filan oynadığı "Aynı Yağmur Altında" isimli dizide, ramazana iki gün kala, tuhaf ötesi bir sahne ekranlara getirildi. Seküler bir aileyle dindar bir aile aynı sofrada buluşmuşlar, seküler ev sahibi kadın, türbanlı dindar misafirlerine "domuz eti" ikram ediyor, bu domuz şovuyla dindar misafirlerini hem aşağılıyor, hem alay ediyor.

Hayatın doğal akışında, Türkiye'de insanlarımızın hayatında zaten böyle bir şey görülmüş değil, toplumsal gerçeklikle asla bağdaşmıyor, ama... 43 yıldır bu ülkede gazetecilik yapıyorum, 25 yıldır da televizyonculuk yapıyorum, böyle bir kepazeliği, insanları kutuplaştırmanın böylesini, halkı kin ve nefrete sevk etmeye çalışmanın bu kadarını, ilk kez görüyorum.

Dizi sektörünü sanatın bir parçası kabul edersek, mütedeyyin yaşam biçimiyle seküler yaşam biçiminin, çelişkileri, sosyal çatışması, edebiyatımızda ilk kez, tee 1931 yılında "Fatih Harbiye" romanıyla vücut buldu. İlk'ti. Peyami Safa'nın romanıydı. Konusu neydi Çocukluk aşkı Şinasi'yle, zengin yakışıklı Macit arasında bocalayan, farklı kültür ve farklı değerler arasında sıkışan Neriman'ın öyküsüydü. İlk bakışta aşk öyküsü gibi görünüyordu ama, aslında toplumsal analizdi. Aynı şehirde iki ayrı dünyayı, iki ayrı yaşam biçimini, tramvay hattı üzerinden anlatıyordu. İstanbul'un Fatih semti eski yaşam biçimini, Harbiye semti yeni yaşam biçimini sembolize ediyordu. Neriman'ın her gün işe gidip gelirken bindiği tramvay, bir anlamda, geleneklere bağlılıkla modernlik arasında gidip geliyordu. Duygusal gelgitleri sembolize ediyordu. Çünkü, Cumhuriyet sekiz yaşındaydı, sosyal dönüşüm o kadar hızlıydı ki, Türkiye'nin her şehrinde Fatih-Harbiye yaşanıyordu. Peyami Safa işte bunu ortaya koymuştu.

O günden bugüne, seküler yaşam biçimiyle mütedeyyin yaşam biçimi, çelişkileriyle birlikte süregeldi, aynı ülkede, aynı şehirde, iki ayrı dünyayı yaşayarak, aynı muhitte, hatta aynı binada, hayata farklı açılardan bakarak, süregeldik, aynı toplumda hep iç içe, ama hep farklı yaşadık, e gönül ferman dinlemez, aşık olduk, evlendik, dünür olduk, akraba olduk, okulda veya iş yerinde veya komşu olarak, arkadaş olduk, dost olduk, aynı toplumda birbirimize saygı göstererek hep iç içe yaşadık. Ama tee Cumhuriyet'in kurulduğu günden beri, aynı çelişkilerle, aynı sosyal çatışmalar da beraberinde süregeldi. Edebiyatımıza, sanatımıza yansımaları oldu. Mesela, yıllardır çok yüksek reytingle izlenen Kızılcık Şerbeti dizisi, aslında, Peyami Safa'nın tee 1931 yılında kaleme aldığı Fatih Harbiye romanının çağdaş versiyonudur. Tarikatlara ayna tutan Kızıl Goncalar dizisi de mesela, bir anlamda Fatih Harbiye romanının bugünkü izdüşümüydü. Buna benzer çok sayıda roman yazıldı, dindar-seküler çelişkisini yansıtan çok sayıda sinema filmi çekildi. Ama hiçbirinde, bu domuz sahnesi gibi bir sahne görülmedi. Örneği yok.

Çünkü, toplumda yaşanan sosyal çatışmaları sanat yoluyla, edebiyatla, sinemayla, dizilerle ekranlara getirmek başka bir şeydir, hatta mizah yoluyla karikatürize etmek başka bir şeydir, ama insanları kutuplaştırmaya çalışmak, kin ve nefrete sevk etmeye çalışmak, bambaşka bir şeydir.

Cumhuriyet tarihi boyunca, insanları kutuplaştırmanın böylesi görülmedi.

Üstelik, altını çizerek okuyun lütfen...

Tam ramazan ayına denk getirerek, böyle domuzlu sofralı diziler çekerek, akılları sıra laiklerin baskısı altındaki dindarları "mağdur" olarak göstermeye çalışıyorlar ama, sayın dindar hükümetimizin tarım ve gıda politikaları yüzünden, millete domuz yedirme rekoru kırıldı yahu!

Bizzat hükümetin tarım bakanlığı habire isim isim listeler açıklamıyor mu Bazı ünlü köftecilerde kıymaya domuz eti karıştırıldığı ortaya çıkmadı mı Kebaplarda, lahmacunlarda domuz eti kullanıldığı ortaya çıkmadı mı Bizzat tarım bakanlığı analizler yaptırmadı mı, catering şirketlerinde domuz eti çıkmadı mı Devletten yemek ihalesi kapıp, domuz etinden rosto köfte yapıp, devletin öğrenci yurtlarında çocuklara yedirdikleri anlaşılmadı mı

Çünkü... AKP'den önce bu ülkede domuz eti satışı serbestti. Ama nasıl serbestti Özel ve katı şartlarla serbestti. Domuz etinin satışı sadece marketlerde, sadece özel ambalajla ve mutlaka diğer gıda ürünlerinden farklı bir reyonda olması şartıyla serbestti. Yabancı turistler, Türkiye'de yaşayan yabancılar ve gayrimüslim vatandaşlar için bu özel imkan sağlanmıştı.

Sonra Sonra sayın yerli ve milli ve dindar hükümetimiz iktidara geldi. Şak... İktidara gelir gelmez, 2005 yılında, Türk Standartları Enstitüsü'nde "helal gıda standardı" çıkardılar. O güne kadar Türkiye'deki gıda ürünleri sanki harammış gibi, helal gıda standardı çıkardılar. Sayın ahalimiz alkışladı, "hamdolsun, artık dindar hükümetimiz var, helal gıda yiyeceğiz" dediler.

Ama, helal gıda standardından sadece bir yıl sonra, 2006 yılında, bu defa Avrupa Birliği'ne uyum çerçevesinde Türk Gıda Kodeksi'nde değişiklik yaptılar. Neydi bu değişiklik Avrupa Birliği Gıda mevzuatına uyum ayaklarıyla, domuz eti, kasaplık hayvan eti kapsamına alındı.

Evet... Helal gıda standardını manşetlerden gümbür gümbür duyurdular ama, domuz etinin satışıyla alakalı değişikliği tek sütunda bile haber yaptırmadılar, sayın ahalimizden gizlediler.

AKP'nin tarım bakanlığı tarafından hazırlanan ve 7 Temmuz 2006 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi tebliğinde, domuz etini, "diğer kasaplık hayvanlar" kategorisine dahil ettiler.

Kasaplık hayvan tanımını, büyükbaş -sığır, manda, deve-, küçükbaş -koyun, keçi- ve "diğer" kasaplık hayvanları kapsayacak şekilde genişlettiler.

Bu "diğer" dedikleri "diğer kasaplık hayvanlar" sınıflandırmasına ise, tavşan ve at'ın yanı sıra, domuzu ve yaban domuzunu dahil ettiler.

İşte film orda koptu... Kasaplık et kapsamına alındığı andan itibaren, e burası Türkiye, domuz kesiminde ve domuz satışında, kontrolün denetimin ucu kaçtı. Sadece özel şartlarla üretilen, özel olarak ambalajlanan ve sadece marketlerde ve sadece özel reyonlarda satılan domuz eti, mahalle aralarındaki kasaplarda, şarküterilerde, hatta internet üzerinden, şakır şakır satılmaya başlandı.

O tarihten itibaren, sayın hükümetimizin 2006 yılında yaptığı o değişiklikten itibaren, kıymaya, köfteye, lahmacuna, sucuğa, sosise karıştırılan domuz eti haberlerinde patlama meydana geldi.