Çağrı

İran savaşında barış umudu doğdu, pazarlıklar sürüyor, en azından bir ateşkes ortamı oluşmuş gibi görünüyor, hazır silahlar şimdilik susmuşken, hiçbir yerde dile getirilmeyen bir detayı anlatmak istiyorum.

Malum, ABD/İsrail saldırılarında İran'ın dini lideri Hamaney'le birlikte, aralarında genelkurmay başkanı, savunma bakanı, devrim muhafızları komutanının da bulunduğu, neredeyse devletin tüm üst kademesi öldürüldü. Tahran'da mahşeri kalabalıkla cenaze töreni düzenlendi. Molla rejiminin en üst düzey yöneticilerinin bu cenaze töreninde, korteji oluşturan cenaze araçları "Çağrı" filminin müziği eşliğinde yürütüldü.

Evet, ABD/İsrail tarafından öldürülen İran devletinin yöneticileri, Hollywood filmi müziğiyle, İslamiyet'in doğuşunu anlatan Çağrı filminin müziğiyle uğurlandı.

Bu ilk değil aslında... İran'ın bundan önceki cumhurbaşkanı Reisi'yi taşıyan helikopter, 2024 yılında buram buram suikast kokan şekilde düşmüştü, İran cumhurbaşkanı ve İran dışişleri bakanı hayatını kaybetmişti. İşte o İran cumhurbaşkanı için cenaze töreni düzenlendiğinde yine bando takımı tarafından Çağrı filminin müziği çalınmıştı.

Hatta, Tayyip Erdoğan 2022 yılında İran'a resmi ziyaret yapmıştı, Tahran'da askeri törenle karşılanmıştı, askeri kıtayı selamlama töreni sırasında yine Çağrı filminin müziği çalınmıştı.

Çok enteresan şekilde, hem matemde, hem mutlu günlerinde, Çağrı filminin müziğini adeta "ulusal marş" gibi kullanılıyorlar.

Çünkü...

Çağrı filmi, kamera arkası ve müziği, aslında, İran'dan ABD'ye, İsrail'den Suudi Arabistan'a, Suriye'den Libya'ya, İngiltere'den Türkiye'ye kadar, içinde kralların şahların mollaların bulunduğu, içinde CIA'in MI6'in köktendinci terör örgütlerinin bulunduğu, bugün yaşadığımız savaş dahil, Ortadoğu coğrafyasında neler olup bittiğini kavrayabilmemiz için, eşi benzeri bulunmayan bir belgeseldir.

Mustafa Akkad... 1930'da Halep'te dünyaya geldi, babası Suriyeliydi, gümrük memuruydu, annesi Türk'tü, annesinin akrabalarının bir bölümü Türkiye'de Kahramanmaraş'ta yaşıyordu, dar gelirli bir ailenin çocuğuydu.

Tutkusu sinemaydı, 18 yaşına geldiğinde film yönetmeni olmak için ABD'ye gitmek istediğini söyledi. O tarihlerde Müslüman bir Arap'ın Hollywood'ta yönetmen olabilmesi hayal bile edilemez bir durumdu. Ama babası "Allah seninledir, yolun açık olsun" dedi, Şam Havalimanı'ndan uğurladı.

Cebinde sadece 200 dolar ve çantasında Kuran-ı Kerim'le ABD'ye gitti.

Yok denecek kadar az İngilizcesiyle Los Angeles'a indi.

Gündüzleri okudu, geceleri garsonluk yaptı, California Üniversitesi'nin tiyatro bölümünden mezun olmayı başardı. Aynı üniversitenin mezunu efsane yönetmen Sam Peckinpah'ın yanında Hollywood'a adım attı.

Film setlerinde tecrübesini arttırdı, çalıştı, çabaladı, Amerikan vatandaşı oldu, evlendi, çocukları oldu. Dört çocuğu vardı. Çocukları kaçınılmaz olarak Amerikan kültürüyle büyüyordu.

"Acaba ne yapsam da, hem kendi çocuklarıma, hem de dünya çocuklarına İslamiyet'i güzel bir şekilde anlatabilsem, bilmeyenlere de sevdirebilsem" diye düşündü, "nasıl yapsam da Müslümanlara karşı Batı'daki önyargıları yıkabilsem" diye düşündü, "başkalarından beklemeyeyim, kendi mesleğimle bunu yapayım" dedi, İslamiyet'in doğuşunu, Hazreti Muhammed'in hayatını filme aktarmaya karar verdi.

Elbette çok hassas bir konuydu, çok para gerekiyordu, sponsor bulması gerekiyordu. Ama Hollywood'ta Yahudi lobisinin etkisi çok çok büyüktü, İslamiyet'i sevdirecek olan böyle bir projenin hayata geçirilmesini istemiyorlardı.

Mustafa Akkad beş yıl boyunca, dile kolay, beş yıl boyunca Arap ülkelerinin başkentlerini dolaştı, neticede, Kuveyt'i, Libya'yı ve Fas'ı ikna etti.

Bu üç ülke, bu filmin çekilebilmesi için eşit şekilde paylaştılar, toplam 10 milyon dolar verdiler, parayı bir İsviçre bankasına yatırdılar, "lazım olduğunda oradan peyderpey çekersin" dediler.

O sırada... Adnan Kaşıkçı, Mustafa Akkad'ın böyle bir film çekmek istediğini öğrendi, "ne kadar para gerekiyorsa ben de vereyim" dedi, Lübnan'da, Beyrut'ta şahane bir ofis tuttu, Mustafa Akkad'ın emrine verdi, Mustafa Akkad o ofiste çalışmaya başladı.

Adnan Kaşıkçı kimdi

Suudi dolar milyarderiydi. Mekke'de dünyaya gelmiş, ABD'de Stanford Üniversitesi'nde okumuştu. Tee 1970'li yıllarda bile beş milyar dolardan fazla serveti vardı, bankaları, petrol rafinerileri, madenleri vardı, üstelik, dünyanın en şöhretli silah tüccarı olarak tanınıyordu, tanktan savaş uçağına kadar, dünyanın her yerinde silah alım satımı yapıyordu. ABD başkanlarının, Ortadoğu krallarının arkadaşıydı, CIA başkanlarının kankasıydı. İran'la ABD arasında hani şu meşhur kontra skandalı yaşanmıştı ya, hatırlayalım lütfen, İran-Irak savaşında, CIA güya ambargo uyguladıkları molla rejimine İsrail silahları satmıştı, İran'dan aldıkları parayı tee Nikaragua'ya götürüp, darbe yaptırmaya çalışmışlardı, işte bu kontra skandalındaki İsrail silahlarını, aslında Adnan Kaşıkçı organize etmişti.

"Nebile" adında muhteşem bir yatı vardı, Nebile kızının adıydı, o dönem dünyanın en büyük yatıydı, 86 metreydi, o süper lüks yatta dünya jet sosyetesine anormal sükseli partiler veriyordu. Hatta bu yat, 1983 yılında Sean Connery'nin canlandırdığı James Bond serisinde Never Say Never Again filminde kullanılmıştı. Brunei Sultanı bu yatı 1985 yılında Adnan Kaşıkçı'dan satın almıştı, üç yıl sonra 29 milyon dolara, bugünkü ABD başkanı Trump'a satmıştı, Trump da yatın ismini The Trump Princess olarak değiştirmişti, ama sonra kumarhaneleri yüzünden yaşadığı finansal sorunlar nedeniyle, 1991 yılında, 10 milyon dolar eksiğine, 19 milyon dolara Suudi prensi El Velid bin Tallal'a satmıştı, Suudi prensi bu yatı hâlâ kullanıyor, yaz aylarında Bodrum'a filan geliyor.

Adnan Kaşıkçı'nın kız kardeşi, Muhammed El Fayed'le evliydi. Hani şu Paris'teki trafik kazasında Prenses Diana'yla birlikte ölen Dodi El Fayed var ya, Adnan Kaşıkçı işte o Dodi'nin dayısıydı. Adnan Kaşıkçı'nın kız kardeşi, Dodi El Fayed'in annesiydi.

Ve hani, şu Suudi Arabistan'ın İstanbul konsolosluğunda kuşbaşı doğranıp yok edilen gazeteci Cemal Kaşıkçı var ya, Adnan Kaşıkçı o Cemal Kaşıkçı'nın öz amcasıydı.

İşte bu rengarenk kişiliğe sahip olan Adnan Kaşıkçı, Mustafa Akkad'a "ne kadar para gerekiyorsa ben de vereyim, sen yeter ki bu filmi çek" demişti.

Mustafa Akkad, Beyrut'taki ofisinde film için çalışmalarına başladı, ilk önce Mısır'a Kahire'ye gitti, El Ezher Üniversitesi'nin en ünlü İslam ilimleri hocalarından oluşan bir heyet kurdu, bir yıl çalıştılar, bu heyetle birlikte senaryoyu hazırladı.

Daha doğrusu, İrlanda asıllı Amerikalı senarist Henry Craig, senaryoyu bölüm bölüm yazıyordu, bu heyete sunuluyordu, heyet düzeltmeleri yapıyordu, böylece son şekli verilmiş oluyordu. El Ezher Üniversitesi senaryonun her sayfasına mühür vuruyordu, yani resmi onay vermiş oluyordu. Bir yılda tamamlandı.

Mustafa Akkad, El Ezher onaylı senaryoyu çantasına koydu, önce Lübnan'a gitti, Lübnan'daki Yüksek Şii İslam Konseyi'ne sundu, oradan da onay aldı.

Suudi Arabistan'a gitti, merkezi Mekke'de olan Rabıta'dan onay alması gerekiyordu, ama onayı filan boşver, kapıdan kovdular, senaryoyu suratına fırlattılar. Suudi Arabistan bu filme kesinlikle karşıydı. "Haram" dediler.

Suudi Arabistan bu kadar net şekilde karşı çıkınca, dengeler bir anda allak bullak oldu. Adnan Kaşıkçı o saniyede desteğini geri çekti, aksi halde Suudi Arabistan'la bir daha iş yapamazdı.

Kuveyt de aynı şekilde, Suudilerin tavrını duyunca, anında, projeyi desteklemekten vazgeçtiler, "şu ana kadar verdiğimiz para sende kalsın ama, bundan sonra biz yokuz" dediler.

Film tıkanmıştı.

Mustafa Akkad koştura koştura Fas'a gitti, Fas kralı İkinci Hasan'ın sarayında huzura çıktı, Fas kralı açık görüşlü bir adamdı, "devam et" dedi, "ben yanındayım" dedi, hatta "istersen bu filmi Fas'ta çekebilirsin" dedi.

Filmin stüdyosunu, dekorlarını Fas'ta inşa ettiler, temsili Kabe kurdular, temsili Mekke şehrini kurdular, sırf Mekke dekorlarının kurulması beş ay sürdü, dekor inşaatında 300 kişi çalıştı, çekimlere başladılar.

Altı ay güzel güzel geçti, altı ayın sonunda, Mustafa Akkad'ı acilen Fas kralının sarayına çağırdılar. Derhal gitti, huzura çıktı. Fas kralının suratı allak bullaktı, son derece üzgün bir ses tonuyla konuştu, "Fas'ı derhal terk etmeniz gerekiyor" dedi.

Peki niye

Kral buna cevap vermedi ama kralın huzurundan ayrıldıktan sonra Mustafa Akkad'a anlattılar, meğer Fas'ın başkenti Rabat'ta İslam Konferansı Zirvesi düzenlenecekti, Suudi Arabistan Kralı Faysal özel olarak haber göndermişti, "eğer bu film orada çekilmeye devam edilirse, ben senin ülkendeki zirveye katılmam" demişti, Fas kralı da mecburen bu tercihte bulunmuştu. Çünkü Suudi Arabistan boykot ederse, diğer bütün İslam ülkelerinin boykota katılma ihtimali vardı, Fas devleti ev sahibi olduğu zirvede kelaynak kuşu gibi kalacaktı, suratına yansıyan üzüntüye rağmen, Mustafa Akkad'ı kapının önüne koydu.

Film gene tıkanmıştı.

Mustafa Akkad, sanatçılarıyla, dekorlarıyla ortada kalakalmıştı.

Libya'ya gitmeye karar verdi, Kaddafi'den randevu talep etti, Kaddafi kabul etti, randevu verildi, Trablus'a geldi, Kaddafi'nin huzuruna çıktı.

Olan biteni anlattı, "izin verirseniz, şu ana çektiğimiz sahnelerin bir bölümünü size izlettireyim" dedi. Işıkları kapattılar, film makinesini çalıştırdılar, izlemeye başladılar.

Tam o izledikleri sahnede, Mekkeli müşrikler peygamberimizi taşlıyordu, Müslümanlar da Hazreti Muhammed'i koruyarak Kabe'ye götürmeye çalışıyorlardı. Kaddafi izledi izledi izledi, aniden... "Allahuekber" diye bağırarak koltuğundan ayağa kalktı. Mustafa Akkad'a döndü, "bu filmin mutlaka tamamlanması lazım, neye ihtiyacın varsa ben vereceğim" dedi.

Kaddafi tabii bu.

Suudi Arabistan'ı filan takmıyordu.

"Bütün ekibini derhal getir" dedi, "filmin geriye kalanını Libya'ya çek, ne kadar para lazımsa hepsini ben vereceğim" dedi.

Paranın yanı sıra figüran lazımdı. Fas'ta beş bin figüran kullanılıyordu. Kaddafi hemen ordu komutanını çağırdı, emir verdi, "Halk Direniş Örgütü'nü bu işe tahsis et, figüran olarak rol alsınlar" dedi.

Bütün dekorları, kıyafetleri, kameraları, her şeyi yüklediler gemiye Fas'tan, Trablus'a getirdiler, her şeyi yeniden inşa ettiler, yeniden çekimlere başladılar.

Hatta, Mustafa Akkad, film tamamlandıktan sonra dünya medyasına röportajlar verirken, Libya'daki çekimler sırasında unutamadığı bir hatırasını anlatmıştı... Uhud Savaşı'nı çekiyorlardı, senaryoya göre, ordunun arkasını kollamak için tepeye yerleştirilen okçular mevzilerini terk ediyordu, onlar mevzilerini terk ettiği için, ordu arkadan sarılıyordu, Müslümanlar iki grubun arasında kalarak ele geçirdikleri üstünlüğü kaybediyorlardı, bunun üzerine peygamberimiz ricat emri veriyordu, yani geri çekilme emri veriyordu, Müslümanlar da tepelere çıkarak geri çekiliyordu, senaryo buydu. İşte bu sahne çekilirken, Mustafa Akkad megafonla "çekiliiin" diye bağıracak, savaş alanındaki figüranlar da geri çekilerek, tepelere doğru koşacaktı. Sahneyi çekmeye başladılar. Mustafa Akkad megafonla "çekiliiin" diye bağırdı, kimse çekilmedi, bir daha bağırdı, çekiliiin, gene kimse yerinden kıpırdamıyordu, neredeyse on defa tekrarladı, yok, çekilmiyorlar. Bunun üzerine Mustafa Akkad kamerayı durdurdu, figüranların yanına giderek "yahu duymuyor musunuz, niye çekilmiyorsunuz" diye sordu. Libyalı figüranlar ne cevap verdi biliyor musunuz "Biz Müslümanız, mevzilerimizi terk edemeyiz" dediler!

Mustafa Akkad bunu ömrünün sonuna unutmayacaktı... Figüranlar, rol icabı bile olsa peygamber efendimize zarar gelmesin diye, senaryoya direniyordu.

Haftalar aylar böyle geçti, film nihayet tamamlandı. Müziği eksikti.

Mustafa Akkad'ın kafasında bu iş için sadece bir isim vardı, Maurice Jarre... Dünyaca ünlü Fransız besteciydi. "Suudi Arabistanlı Lawrence" filmi var ya, işte o filmin müziklerini yapan kişiydi. Suudi Arabistanlı Lawrence'ın müziğiyle Oscar ödülü kazanmıştı. Suudi Arabistanlı Lawrence, Doktor Jivago, Shogun gibi efsane filmlerin bestecisiydi. Üç defa Oscar kazandı, altı defa Oscar'a aday gösterildi, Altın Küre ödülleri kazandı, Grammy ödülü kazandı. Hani, kendisi gibi efsane olan elektronik müzik sanatçısı Jean Michel Jarre var ya, Maurice Jarre, işte o Jean Michel Jarre'ın babasıydı.

Mustafa Akkad hiç tereddüt etmeden Maurice Jarre'a gitti, "bu filmin müziklerini senin yapman lazım" dedi. Maurice Jarre kabul etti. Ama bir şartı vardı... "Bana çölde bir çadır ayarlayacaksın, İslamiyet'in doğuşuyla ilgili kitaplar getireceksin, iki ay da süre vereceksin" dedi.

Evet, Sahra çölünün Fizan bölümünde, kum fırtınalarıyla dolu 50 derece sıcaklıkta, ilham arayışıyla, tek başına iki ay boyunca bez çadırda kaldı, geceleri mum ışığında İslam tarihini okudu, çölün engin ıssızlığında ruhunun derinliklerine indi, hissettiklerini notalara döktü, Hicaz makamındaki efsane müziğini besteledi.