Telefon direklerinden yatırım fonlarına...

1990'ların ortasında Türkiye'de bir telefon direği skandalı patlak verdi.

PTT, Orman Bakanlığı ile 1 milyon 567 bin telefon direğinin temini için sözleşme yaptı.

Orman Bakanlığı sipariş üzerine yüz binlerce metreküp ağaç kesti, direkleri hazırladı ve ilaçladı.

Fakat sonra bir şey oldu ve PTT bu direkleri almadı.

Bunun yerine Kanada'dan telefon direği alınması gündeme geldi.

İlgili ilgisiz heyetler Kanada'ya inceleme gezilerine gönderildi.

Sonunda Türkiye'de tanesi 279 bin liraya hazırlanan direkler yerine Kanada'dan tanesi 535 bin liraya milyonlarca direk alınması kararlaştırıldı.

Dönemin haberlerine göre Orman Bakanlığı'nın elinde kalan direklerden kaynaklanan zarar 7 trilyon liraya, devletin toplam zararı ise 22 trilyon liraya ulaşıyordu.

Ama PTT'deki usulsüzlükler sadece telefon direklerinden ibaret değildi.

Yolsuzluk uydulara kadar çıkmıştı.

Türk Telekom ile Fransız Aerospatiale arasında bir ortaklık kurulmuştu.

40 milyon dolar sermayeli şirketin merkezi Fransa'da ya da Türkiye'de değil, vergi avantajlarıyla bilinen Monako'daydı.

Üstelik dönemin haberlerine göre şirket Monako Radyo-TV binasında 20 metrekarelik bir odadan ibaretti.

Türkiye'nin uydularının kullanımı ve pazarlanmasının neden bu şirket üzerinden yapılacağı, Türk Telekom'un Fransız şirketle neden eşit ortak olduğu ve uydu yapım işinin neden yine Aerospatiale'e verildiği sorgulanmaya başlandı.

Nitekim, Ankara Cumhuriyet Savcılığı PTT ve Telekom'daki bu usulsüzlükler hakkında soruşturma başlattı.

Türk Telekom Genel Müdürü Cengiz Bulut, Posta İşletmeleri Genel Müdürü Veli Bettemir ve çok sayıda üst düzey bürokratın ifadeleri "sanık" sıfatıyla alındı.

Soruşturmanın sanıkları arasında dikkat çekici bir isim vardı: Oğuz Tezmen.

Tezmen, Başbakan Tansu Çiller'in devleti birlikte yönettiği eşi Özer Çiller'in en yakınındaki bürokratlardan biriydi.
Maliye bürokrasisinden geliyordu. Milli Piyango Genel Müdürlüğü, DPT ve Başbakanlık'ta müsteşar yardımcılıklarının ardından Çiller hükümeti döneminde Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı olmuştu.

Aynı dönemde PTT Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, Türk Telekom'un kuruluşuyla birlikte şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olmuştu.

Uçuran Çiller bağlantısıyla yükselişi sürmüş, 1995 seçimleri öncesinde, o yıllardaki bağımsız Ulaştırma Bakanlığı'na Çillerler onu seçmişti.

PTT ve Telekom'daki Fransa'dan uydu ortaklığına, Kanada'dan telefon direklerine uzanan tartışmalı işlemler onun döneminin işleriydi.

Ama diğer pek çok usulsüzlük gibi bu dosyadan da bir sonuç çıkmadı.

Cezasızlık yolsuzluğun bir geleneğe dönmesini sağladı.

Telekom soruşturmasında "sanık" tı ama dokunulmazlık zırhıyla kurtuldu.

1999 seçimleri öncesinde DYP'nin Bursa'daki önseçim listesi iptal edildi, Tezmen aile kontenjanından liste başına yerleştirildi ve milletvekili seçildi. Partide Genel Muhasipliğe kadar yükseldi.

Eski bakan Tezmen, bu siciline rağmen yıllar sonra başka bir dolandırıcılığın skandalında yeniden ortaya çıktı.

Bu kez oğluyla birlikte.

Oğuz Tezmen Tera Yatırım'ın Onursal Başkanı. Aynı zamanda şirketin yüzde 25'in üzerinde paya sahip büyük ortaklarından biri.

Tera'nın Yönetim Kurulu Başkanı olan oğlu Emre Tezmen, yüzbinlerce insanın parasının kilitlendiği ponzi ağının kurucusu olarak gözaltında.

30 yılda yolsuzlukların teknolojisi değişti. Telefon direkleri; yatırım fonları, portföy yönetim şirketleri, dijital işlem ekranları, algoritmalara dönüştü.

İlk hikâyedeki uydular, ikinci hikâyedeki dijital finans dünyasının kurulabilmesi için kullanıldı.

Yolsuzluğun araçları modernleşti.

Ama cezasızlık, yolsuzluklara siyasi koruma, açgözlülük değişmedi.

Ve bu kez bunun Türkiye'ye faturası 500 bin yatırımcının 20 milyar dolara varan kaybından çok daha ağır olabilir.

Çünkü Türkiye'yi tam da bu konuda aylar öncesinden dünyanın üç büyük endeks sağlayıcısı uyarmıştı:

MSCI, S&P Dow Jones, FTSE Russell.

Peki bu kurumların uyarıları neden önemli, ne iş yapıyorlar

Dünyada trilyonlarca doları yöneten emeklilik fonları, yatırım fonları, sigorta şirketleri, egemen varlık fonları var.

Bunların önemli bir bölümü dünyadaki binlerce şirketi tek tek inceleyip "Türkiye'den bugün hangi hisseyi alsam" diye yola çıkmıyor.

Önce yatırım yapabilecekleri ülke ve şirket evrenini belirleyen uluslararası endekslere bakıyorlar.

MSCI, S&P Dow Jones ve FTSE Russell bu endeksleri hazırlayan dünyanın en önemli kuruluşları.

Türkiye bugün MSCI sınıflandırmasında Emerging Market, yani Gelişen Piyasa.

Bir fon MSCI Emerging Markets Endeksi'ni takip ediyorsa Türkiye o fonun yatırım yapabileceği evrenin içinde.

Bir Türk şirketi önemli bir uluslararası endekse girerse o endeksi takip eden pasif fonların o şirketin hissesini satın alması gerekiyor.

Endeksteki ağırlığı artarsa daha fazla alıyorlar.

Endeksten çıkarsa satıyorlar.

Aktif fonların önemli bölümü de performansını bu endekslerle karşılaştırıyor.

Dolayısıyla mesele uluslararası kuruluşların Türkiye'ye karne vermesinden ibaret değil.


Türkiye yıllardır Borsa İstanbul'a yeniden kalıcı yabancı kurumsal yatırımcı çekmeye çalışıyor.

Çünkü yabancı yatırımcı yalnızca borsayı yükseltmiyor, piyasayı derinleştiriyor, alıcı ve satıcı sayısını artırıyor.


Ve bu da birkaç büyük oyuncunun fiili dolaşımı düşük hisseleri kendi arasında alıp satarak fiyatları olağanüstü seviyelere taşımasını zorlaştırıyor.

Yani tam da son patlak veren ponzi gibi usulsüzlüklerin çaresi piyasanın derinleşmesi.

Ama Türkiye'de tam tersi oldu, yabancı yatırımcıların Borsa İstanbul'daki payı yıllar içinde ciddi biçimde geriledi. Bir anlamda borsada giderek biz bize kaldık.

Ve biz bize olmanın rahatlığı kötüye kullanıldı.

Eğer Borsa İstanbul'da büyük uluslararası emeklilik fonlarının, küresel yatırım şirketlerinin ve kurumsal yabancı yatırımcıların ağırlığı çok daha yüksek olsaydı, fiili dolaşımı düşük bazı hisselerdeki olağandışı yükselişler ve bu hisselerle yatırım fonları arasındaki ilişkiler muhtemelen çok daha erken sorgulanırdı.

Nitekim pek çoğu bu kötüye gidişi görüp, Türkiye'den çekildi.

"Nasıl olsa kendi aramızdayız" rahatlığı, yetersiz denetimle birleşince uygun bir ortam oluştu.

Fakat yine de Türkiye hala büyük sistemin parçası ve yakın zamanlarda üç faul düdüğü sesi duyuldu.

İlk düdük MSCI'dan geldi.

23 Haziran 2026'da MSCI yıllık Piyasa Sınıflandırması Değerlendirmesi'ni yayımladı.

MSCI, uluslararası kurumsal yatırımcıların Türkiye'de bazı küçük halka açık şirketlerle yakından bağlantılı fonların ellerindeki hisselerde tekrarlanan koordineli işlem ihtimallerine dikkat çektiğini açıkladı. Daha önemlisi, bu işlemlerin şirketlerin fiili dolaşım oranlarını yapay biçimde yüksek gösterebileceğini söylüyordu.

Tam da patlak veren ponzi skandalını işaret etmişti.

MSCI, bu uyarıyla Türkiye'nin yatırımcılara bilgi akışı kriterindeki notunu düşürdü.