Halep'te yaşananlar Kürt kamuoyunda büyük bir infiale ve duygusal patlamalara neden olmaya devam ediyor.
Türk medyası ve kamuoyu "çete"lere, "İŞİD'çilere destekle suçlanıyor, herkesin aslında Türk milliyetçisi olduğu ve Kürtlerden nefret ettiği söyleniyor, bu refleks hızlıca Türklük sözleşmesiyle açıklanıyor.
PKK ve SDG çevreleri 2012'den beri ellerindeki mahallelerden çekilmek zorunda kalmayı İttihatçıların Sarıkamış Faciası'nı Sarıkamış Zaferi'ne çevirmesi gibi 300 Spartalı direnişi, altı günlük zafer diye anlatıyor, yeni kahramanlık hikayeleri yazılıyor.
Eleştirilerden ordusuyla Halep'i kurtarmaya gelmediği için Mazlum Abdi ve SDG de nasibini alıyor, Halep olayları olurken kadın mitingi yapan DEM de.
Ama en dikkat çekici tepki ABD'ye. Talabani'nin partisi doğrudan ABD Suriye Temsilcisi Barrack'ı suçlayan mesaj paylaştı. Şam'ın Halep'e saldırmak için Paris'te İsrail ve ABD'den izin aldığı iddia ediliyor. Halep'teki SDG kontrolündeki mahallelere Suriye ordusunun askeri müdahalesine karşı sessiz kaldığı için Haseke'deki ABD üssünün önünde toplananlar üssün demir kapılarını tekmelediler.
Bu tepkiler ciddi bir hayal kırıklığını gösteriyor.
Peki kırılan bu hayal nasıl oluşmuştu
Türk kamuoyunun büyük bir kısmı Kürtler konusunda her zaman empati yoksunu oldu. Kürt davasına destek veren Türkler ise bunu Kürtlerle siyasi ve fikri ittifak kurmak gibi motivasyonlarla "hep haklı olan mağdur ve mazlum Kürtler" gibi irrasyonel bir aktivizmle yaptılar.
Bu ikilik içinde adil şahitliğe kimse prim vermedi.
Aslında Rojava meselesindeki hassasiyeti en iyi biz Türklerin anlaması gerekirdi.
1955'den önce Türkiye'nin bir Kıbrıs Davası yoktu. Dönemin DP'li Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü 1953 yılında kendisine sorulduğunda tam olarak böyle demişti. Ama 1955'de EOKA'nın Türklere saldırmasıyla birlikte Türkiye'de Kıbrıs üzerinden büyük bir milliyetçi dalga ve hassasiyet yükseldi ve o gün bugündür de devam ediyor.
Rojava da Kürtlerin Kıbrıs Davası. Türklerin anlamadığı yer burası. ,
Aslında bakılırsa milliyetçi bir azınlık dışında 2012'den önce büyük Kürt kamuoyunun da bir Rojava Davası yoktu.
Katarsis anı 2014'de IŞİD'in Kobani'ye saldırması ve vatandaşı oldukları Türkiye'nin bunu izlemesi oldu.
O tarihten itibaren Rojava yani bir nevi "dış Kürtler" sadece PKK sempatizanı Kürtlerin değil, AK Partili Kürtlerin de milli bir meselesi ve hassasiyeti haline geldi.
O kadar ki bu uğurda 2015 çözüm süreci bile çöktü.
Bu hassasiyetin tabii ki 100 yıllık bir arkaplanı var.
Rojava Kürtçe'de aslında Batı demek ama onla kastedilen bir coğrafya; Batı Kürdistan.
Dört parça Kürdistan'ın Batısı.
Kürtlerin bir Kürdistan istemesi Türklerin, Arapların ve Farsların tüylerini diken diken ediyor. Ama şu sorunun bir cevabını da henüz tarih ve kimlikle ilgili aşağılayıcı şeyler söylemeden verebilen olmadı: Neden Türklerin, Arapların, Farsların çok sayıda devletleri varken 40 milyon Kürdün bir tane devleti yok
Bu soru Kürtlerin ortak hafızasında bir yara ve arzu olarak duruyor.
Bu hayale en fazla yaklaşan Irak Kürdistan'ı olmuştu. Ama 2017'deki referandumda yapayalnız kaldılar.
Türkler, Farslar ve Arapların karşı olduğu bir hayal için Kürtler için tek yol ancak bölgedeki kriz anlarını değerlendirmek, silahla mücadele etmek ve dış güçlerim müdahalelerini beklemek oldu.
Bu beklenti ve fırsatçılık da karşılıklı güvensizlik duygularını besledi.
Suriye iç savaşı bunun zirvesi oldu.
2011'de Suriye iç savaşı sırasında yine PKK Yürütme Konseyi'nin kararıyla 2003'de kurulan ama Suriye'de yasadışı olan PYD'nin silahlı kanadı olarak YPG kuruldu.
Suriye'den kaçıp Süleymaniye'de yaşayan PYD lideri Salih Müslim ve PKK kadrolarından Mazlum Kobani 2011'de Kamışlı'ya geldiler.
YPG, Suriye iç savaşı sırasında bütün kriz anlarını fırsat olarak değerlendirdi.
Rojava böyle bir kriz anında ortaya çıktı.
18 Temmuz 2012'de muhalifler Şam'da Esad'ın sarayının 100 metre ilerisindeki bir binada yapılan Ulusal Güvenlik Toplantısı'nda bomba patlatmış, aralarında Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Esad'ın eniştesi, özel temsilcisi ve üst düzey bir istihbarat yetkilisinin de olduğu üst düzey kurmay kadrosu ölmüştü.
Rejimin çökmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak yorumlanan saldırıdan bir gün sonra Kobani'de halk valilik binasını ele geçirdi, ertesi gün isyan Afrin, Derik'e yayıldı, PYD'nin verdiği ültimatomdan sonra Esad güçleri de Kürt şehirlerden direnmeden çekildiler.
Bu çekilmenin taktiksel bir çekilme olduğu daha sonra ortaya çıktı.
Son olarak Esad Suriyesi'nin son başbakanı Esad'ın Rojava bölgesinden taktiksel olarak, bir cepheyi kapatmak ve muhalefeti bölmek için geri çekildiğini açıkladı.
Nitekim Suriye yönetimi Rojava bölgesindeki memur maaşlarını ödemeye devam etti, petrol bölüşüldü, sınır kapıları birlikte kontrol edildi.
Son atışmaların yaşandığı Kürt mahalleri Şeyh Maksud ve Eşrefiye'yi de YPG, 2012'nin sonlarında muhalifler Esad rejiminden Halep'i alırken onlarla çatışarak kontrolü altına aldı.
Rojava'nın bir uluslararası ilgi odağı olması ise 2014 Kobani'ye IŞİD saldırısıyla oldu.
Bu saldırı sırasında AK Parti iktidara müdahalede geç kalınca, sınırlarını kapatınca ve Erdoğan da Kobani düştü düşecek konuşmasını yapınca, Obama sahada IŞİD'i vurunca iktidar Kürtleri kaybetti, Kürtlerde milliyetçilik yükseldi, ABD-Kürt ittifakının duygusal temelleri atıldı.
ABD ve Batı'nın Arap Baharı'ndan İslamcı tehdit yüzünden yüz çevirmesi, Türkiye'nin Suriye'de muhaliflerin tek destekçisi olarak kalması ve bunun IŞİD destekçiliği suçlamasıyla kriminalize edilmesi, içerideki MİT tırları gibi Gülen cemaati kumpasları, Batı'da artan IŞİD saldırıları, Suriye'de IŞİD'le mücadelede ABD ve Batı'nın ortak olarak YPG'yi seçmesi, Rusya'nın Suriye'ye müdahalesiyle iş içinden çıkılmaz bir noktaya geldi.
IŞİD'e karşı laik kadın savaşçıları Avrupa moda dergilerinin kapaklarına kadar çıkan YPG bir uluslararası müttefike dönüştü. Türkiye rahatsız olmasın diye adı SDG olarak değiştirildi. Ordusu güçlendirildi. Rojava meselesi Türkiye'nin güvenlik sendromunu alarme eden, ABD ile arasını açan, Rusya'ya doğru iten bir büyük krize döndü.
Sadece Türkiye'yi değil, YPG bu sırada yaptıklarıyla Suriyeli muhaliflerin de düşmanlığını kazandı.
IŞİD faktörü ve Rusya ve İran'ın sahaya girmesiyle Esad'a karşı mevzi kaybetmeye başlayan aralarında Şara'nın (Colani iken) örgütü Nusra Cephesi'nin de olduğu Suriyeli muhalifler için YPG; rejimle işbirliği yapan, muhaliflere saldıran, kamyon kasalarında muhalif askerlerin cesetlerini teşhir eden bir düşmana dönüştü.
Bu düşmanlığın zirve anı 2016'da Rusya'nın desteğiyle, Esad Halep'i geri alırken, YPG'nin muhaliflerin çıkış yolunu bombalamasıyla şehirde sıkışmasına neden olması oldu. Esad'a verdikleri bu destek karşılığında da iki mahalledeki egemenliklerini korudular.
Türkiye'nin de Astana süreciyle arabuluculuk yapmasıyla Halep'te sıkışan muhalifler ve aileleri yeşil otobüslere bindirildi ve İdlip'e taşındı. (SDG milislerinin otobüslerle taşınması bu yüzden şimdi Şam'da iktidar olan Suriyeli muhalifler için bir rövanş anlamına da geliyor.)
(Bu olayı ve genel olarak Suriye'de sahada YPG aleyhine yaşanan değişimi okumak için gazeteci Cihad Arpacık'ın yazısı şiddetle önerilir.)
https://www.perspektif.online/suriyede-zaman-geri-geldi-halepte-kapanan-yol-acilan-hesap/
Fakat bunların hepsi 8 Aralık 2024'in öncesinde kaldı.
İşte hayal kırıklığı da tam burada başlıyor.
Esad'ın devrilmesiyle Rojava'yı bir hayal olarak var eden parametrelerin neredeyse hepsi değişti.
Rojava'ya müsaade eden Esad devrildi, stratejik olarak buna destek veren Rusya ve İran Suriye'den çekildi, ABD politikası Trump'la SDG ile ittifaktan Şam'la müttefikliğe doğru hızla değişti.
Trump, her fırsatta Şara'ya destek veriyor, Sezar Yaptırımları kaldırıldı. Artık IŞİD'e karşı ABD SDG yerine Şam'la çalışıyor ve çalışmak istiyor.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Barrack, net biçimde Ankara ve Şam'la aynı sayfada duruyor.
Ve tabii Türkiye'de çözüm süreci başladı. Terör örgütü YPG-PKK, hızlıca SDG'ye dönüşmeye başladı, en azından bir çözüm kapısı açıldı.
Fakat, Kürt siyaseti ve kamuoyu çözüm sürecinin Rojava'nın özerkliğinin korunmasına vesile olacağını düşündü. PKK silah bıraksın ama SDG'ye kimse dokunmasın, onların kazanımları tavizsiz korunsun beklentisi oluştu.
Bu sırada SDG'nin askeri gücü abartıldı. SDG güçlerinin içinde yarıya yakın Arap aşiret milisleri olduğu bilgisi çok yakın zamanlarda kamuoyuna mal oldu. Barzani yanlısı Kürtlerin bile yaşatılmadığı Rojava bölgesi bir cennet gibi tasvir edildi.
Kürtlerin Suriye'de en iyimser tahminle yüzde 10 nüfusla, büyük kısmında Arapların yaşadığı ülkenin üçte birini, petrol ve su bölgelerini elde tutmasının mümkün olmadığı, Suriye iç savaşı yüzünden SDG'ye bilenmiş Arapların buna izin vermeyeceği anlaşılmadı.
Bu yüzden 10 Mart Mutabakatı'yla Kürtlerin Şam'da kurucu ortak olması, ordusunu ve özerk bölgesini koruması kadar önemsenmedi.
Çünkü genel kanaat; Şam'da iktidarda cihatçı çeteler var ve onlara güvenilmez, zaten iktidarlarının ömrü uzun olmayacak oldu
Suriye ordusunun Halep'te operasyona başladığı gün Şara, Şam'da AB Komisyonu Başkanı Ursula von der leyen'in iltifatlarını ve 300 milyon dolarlık destek paketini kabul ederken bile, Kürt medyası ve kamuoyu yıllarca El Kaide, IŞİD saldırılarına maruz kalmış Avrupa'yı İslamcı çetelere destek vermekle suçluyordu.

4