McGurk'ten Barrack'a; 10 yıllık evrenin sonu

Suriye'deki çözüm süreci, Türkiye'deki çözüm sürecini geçti ve 2015 yılında kurulan SDG dün kendisini Şam'da fesh etti ve Şam yönetimine entegre oldu.

Tek bir kararla iki yıldır emekli amiralinden, bölge uzmanına, siyasetçisinden gazetecisine kadar büyük bir iddiayla dillendirilen şu cümlelerin tamamı çöp oldu:

"Çözüm süreci Suriye'yi kapsamıyor", "SDG asla Öcalan'ı dinlemez", "SDG asla silah bırakmaz", "PKK'yı verip SDG'ye Kürt devleti kuracaklar", "Çözüm sürecinin amacı Suriye'de Kürt devleti kurdurmak", "SDG Suriye'deki en büyük güç, HTŞ çapulcu", "ABD, SDG'yi asla bırakmaz", "Halep direnişi destanı"....

Aynı zamanda Şam-SDG anlaşmasına rağmen SDG'ye ısrarla "terör örgütü", Mazlum Abdi'ye de üşenmeden "terör örgütü PKK'nın uzantısı terör örgütü YPG'nin sözde komutanı" demeye devam edenleri de mutlu etmeyecek bir döneme giriyoruz.

Artık Mazlum Abdi, Suriye devlet başkanının danışmanı, İlham Ahmed bir milletvekili. Muhtemelen yakın bir zamanda yolları Ankara'ya hatta İmralı'ya bile düşebilir.

Ama esas olarak bu fesih kararıyla 2015'de kurulan ve Türkiye'nin 10 yıldır içinde yaşadığı bir evrenin sonuna geldik.

Bu evre sadece Suriye ve dışımızda yaşanmadı. Türkiye iç siyasetindeki saflaşmaları ve yönelimleri de belirledi, Kürt meselesinin çözümünü imkansız kılan bir 10 yıllık dönemdi.

Burada Türkiye'de hakkında yeterince konuşulmayan bir ismi anmazsak eksik olur: Brett McGurk.

McGurk, 2015 yılında içine girdiğimiz evrenin mimarıydı.

Obama döneminde IŞİD'le Mücadele Koalisyonu'nun özel temsilcisiydi. Trump'ın ilk döneminde görevine devam etti, Suriye'den asker çekme kararına karşı çıkıp istifa etti. Biden döneminde Beyaz Saray'a Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü olarak döndü. ABD'nin YPG, ardından SDG ile kurduğu ortaklığın Washington'daki en güçlü savunucularından biriydi.

McGurk'ün yıldızının parladığı 2015'te bölgenin manzarası bugünkünün neredeyse tersiydi.

Batı dünyası ve ABD Arap Baharı'na Libya'daki elçileri öldürülünce sırt dönmüş, Mısır'daki darbeyi desteklemişti. Bu sırada IŞİD yükselmiş, dünyaya İslamcı terör korkusunu salmış, IŞİD'in saldırdığı Kobani dünyanın gündemine oturmuş, Türkiye'de çözüm süreci çökmüş, çatışmalar yeniden başlamıştı.

Suriye'de kimyasal silah kullanımına gözünü kapatan Obama yönetimi, Suriye'yi Rusta ve İran'a bırakmış, radikal sünni IŞİD'e karşı, ılımlı Şii İran'la işbirliği projesi bölgeyi İran'ın kucağına bırakmıştı.

İşte bu politikanın baş mimarı Brett McGurk'tü.

Türkiye'yi doğrudan etkileyen hamlesi ise ABD'nin IŞİD'e karşı YPG ve ardından SDG ile ortaklık kurması oldu.

Bu sadece askeri bir tercih değildi. 11 Eylül sonrasında ve Arap Baharı'nın çökmesiyle Batı güvenlik bürokrasisine hakim olan küresel 28 Şubat atmosferinin de yarattığı bir tercihti.

Türkiye'deki iktidar da bu küresel 28 Şubatçı bakıştan payını aldı.

Erdoğan'ın İslamcılığı, Müslüman Kardeşler'le ilişkileri, Suriyeli muhaliflere desteği ve Batı'yla kavgaları aynı fotoğrafın parçaları haline geldi.

Türkiye, IŞİD'le işbirliği yaptığı bile iddia edilen, cihatçıların geçişine göz yuman, seküler Kürtleri ezmeye çalışan arıza NATO müttefiki olarak resmedildi.

Dünya medyasındaki iddialar Türkiye'deki muhalefetin de tükettiği bir cihatçıları destekleyen mezhepçi Türkiye hikayesi yarattı.

Bunun üzerinden Türkiye'de laik, Kürt, Alevi hassasiyetler birbirine yaklaştı, iktidar karşıtlığının güçlü bir motivasyonuna dönüştü.

Bu iklime çözüm süreci de dayanamadı. PKK, Suriye'de Rojava'da kendisine ikram edilen devletçik için Türkiye'deki çözüm sürecini yakmakla kalmadı, hendek olaylarıyla Türkiye'yi de Suriye'ye benzetip buradan bir parça koparmaya çalıştı.

Bunun sonucunda Kürt siyasetiyle AK Parti arasındaki köprüler yıkıldı. İktidar sert bir güvenlikçi çizgiye kaydı. HDP ile CHP, laik, sol, Alevi, Batıcı muhalefet ve entelektüel çevreler yakınlaştı.

2015'te başlayan yakınlık 2017 referandumunda ortak tutuma, 2019'da fiili seçim ittifakına, 2023 ve 2024'te daha açık bir ortaklığa dönüştü.

Dışarıda ABD ve Avrupa'nın desteklediği seküler Kürt güçleri, içeride Erdoğan'a karşı Kürt siyasetiyle yakınlaşan laik muhalefet vardı.

Türkiye, ABD ilişkileri gerildi. Türkiye bunu Rusya ile telafi etmeye çalıştıkça bunun iç siyasette de yansımaları oldu.

Bu arada 17-25 Aralık'ta Gülencilerin ana iddialarının İran ambargosunun delinmesi ve ardından Türkiye'nin Suriye'de cihatçılara silah göndermesi olması herhalde bir tesadüf değildi.

Gülencilerin yolsuzluk dosyaları ABD'de Türkiye'ye karşı değişen iklimle paraleldi.

Gülen'in bütün bunları ABD'den yapması, Zarrab ve Hakan Atilla davaları bu atmosferi ağırlaştırdı.

Sonra 15 Temmuz geldi.

Ankara'dan bakıldığında Washington artık YPG'yi silahlandıran, Gülen'i iade etmeyen ve bir Türk kamu bankasının yöneticisini yargılayan ülkeydi.

Bu şüpheci bakış, Brunson'ın tutuklandığı, Türkiye ekonomisinin ABD tarafından tahrip edildiği olayları da tetikledi.

Suriye'deki jeopolitik kavga ile Türkiye'deki siyasi kavga aynı şey değildi ama aynı hizaya gelmişti.

McGurk, bu politikanın merkezinde yer aldı.

İşte, Türkiye'de laik ve muhalif çevrelerin nefret figürü olan Tom Barrack esas olarak bu McGurk evrenini bitirdi.

ABD'nin Suriye politikasını değiştirdi, SDG'yi Şam'la ittifaka zorladı, Türkiye ile birlikte hareket etti.

İran'a karşı Lübnan ve Irak'ta mevzi aldı. İran'ın boşalttığı alanları Türkiye ve Körfez ülkelerinin doldurmasının önü açıldı.

Barrack bu yüzden İsrail'in nefretini kazandı. Çünkü herşeyi askeri güçle yapacağını düşünen İsrail kafası için Hizbullah ile bile diyalogdan yana, cihatçı Şara'ya destek veren, Erdoğan'a yakın duran Barrack büyük bir tehdit.

Barrack'tan İsrail ve taraftarları dışında en çok Türkiye'deki laik muhalif çevrelerin rahatsız olması o yüzden tuhaf değil.

Birkaç Osmanlı millet sistemi açıklaması, monarşi övgüsü yüzünden tetiklenenler Barrack'ı Türkiye'deki bütün kötülükleri onaylayan, meşrulaştıran bir üst akıl olarak görüyor.

Tom Barrack'ın derdi Türkiye'nin iç siyaseti değil. Zaten Suriye ve Irak gibi iki büyük titri de var. Ankara yerine İstanbul'da vakit geçiriyor, vaktinin çok önemli bir kısmında da bölgede seyahat ediyor.

Türkiye iç siyasetiyle en az ilgilenen ABD Büyükelçisi Barrack olabilir.

Tabii ki Barrack'ın derdi Türkiye'de demokrasinin kalitesi, yargı bağımsızlığı ya da Erdoğan'ın otoriterliği de değil. Yıllarca ABD Büyükelçilerini Türkiye iç siyasetiyle ilgilendiği için eleştirenler şimdi bundan da rahatsız.