Suriye'de Şam ve SDG arasında, Napolyon'un meşhur sözündeki gibi düşmanına da bir zafer veren türden bir barış oldu.
Özetle Rojava Özerk Yönetimi siyaseten bitti ama Kürtlerin kendi yaşadıkları bölgelerde yerel siyasi gücü ve otoritesi tanındı. SDG'nin alternatif bir ordu olma hali lağv edildi ama askeri olarak Suriye ordusu içinde erimeden kalması sağlandı. Kimlik, kültür ve eğitim hakları garanti altına alındı.
Her iyi anlaşma gibi büyük zafer hayallerini ya da karşı tarafı ezmek isteyenleri tatmin etmeyecektir.
Ama Suriyeli Kürtlere onurlu bir entegrasyon kapısı açıp, Suriye ve Türkiye'nin kaygılarını da giderdiği için başarı şansı yüksek.
Tabii başarıyı uygulanması ve tarafların entegrasyondaki arzu ve samimiyeti belirleyecek.
Eldeki en güçlü garantör ABD, Fransa ya da Türkiye değil, Suriyelilerin savaş yorgunluğu.
Dışarıdan bakanların daha fazla direniş ya da savaş çağrıları yaptığı ama 13 yıldır bunu yapmaktan yorulmuş bir halk var karşımızda.
En iyisi onları biraz kendileriyle başbaşa bırakmakta.
Buradan düşmanlıkları artıran değil, azaltan bir dil kurarak buna başlayabiliriz.
Anlaşmanın ardından "HTŞ, cihatçı çeteler, IŞİD"ler yerini hızlca "Şam Hükümeti"ne bıraktı. "Terör örgütü PKK'nın uzantısı YPG'ler" ise SDG'ye
Zorunlu şartlara bu hızlı intibak iyiye işaret.
Hazır ortalık biraz durulmuş, milliyetçi asabiyeler dinmiş, kabaran hassasiyetler yerini akla ve pragmatizme bırakmışken bir konuyu sıcağı sıcağına konuşmalıyız.
Bu son 10 gün içinde sık sık duyduğumuz bir tasnifi; Kürtlerin dostlarını ve düşmanlarını…
Bir milletin dostu ve düşmanı olmak kolay verilen payeler.
Mesela 90'larda Kürtlerin en büyük dostu vasfını taşıyan Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand'ın eşi Danielle Mitterand bu sözü hak ediyordu.
Sartre geleneğinden gelen ezilen bir toplumun yanında duran bir Fransız solcusuydu. Beklentisiz bir dayanışma gösterdi.
Bugünlerde Kürtlerin en büyük dostu sıfatını alan Amerikalı Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham için aynı şeyler söylenemez.
Tecrübeli senatör Graham'ın bundan 10 yıl öncesine kadar ABD'de Türkiye'nin en büyük dostu olduğu günleri kaç kişi hatırlıyor acaba
2015'te ABD Kongresi'ndeki bir oturumda dönemin Savunma Bakanı Ashton
Carter'ı "Peki Türk hükümetinin gözünde PKK bir terör örgütü değil mi YPG'yi silahlandırdığımız için Türklerin bize kızgın olması şaşırtıcı mı" diye sıkıştırıp Türkiye'de gönülleri fethetmişti. Tam 10 yıl sonra aynı senatör şimdi de Türkiye'ye karşı SDG'nin yanına geçti.
Lindsey Graham ve lobby kelimelerini search edince bunun nasıl olduğu görülüyor.
10 yıl önce Türkiye bağlantılı lobilerden para alıyordu, bugünlerde ise Amerikanın en büyük İsrail lobisi AIPAC'ten 1 milyon dolar üstü bağış alıyor.
Onun Kürt dostluğunun böyle bir arkaplanı var.
Kürtler için dost mu düşman mı olduğu belirsiz daha ilginç figürler de oldu tarihte.
Mesela Hafız Esad
Suriyeli Kürtlerin daha 2026 yılında vatandaşlık hakkını tam olarak almasının sebebi Hafız Esad'dı.
Kürt bölgelerine Arapları yerleştiren, Kobani'nin adını Ayn-el Arab yapan da oydu.
Ama aynı Esad, 1979'dan 1998'e kadar Öcalan'a ev sahipliği yapmıştı. Üstelik Şam'da.
Sonra Şam'dan Öcalan'ım gönderip, sonu İmralı'da biten süreci de o başlatmıştı.
Ama bu Hafız Esad 2000 yılında öldüğünde PKK Başkanlık Konseyi resmi taziye açıklaması yapmıştı:
"Arap ulusal kişiliğinin sembolü merhum Başkan Esad, başta Filistin meselesi olmak üzere, Ortadoğu halklarının kurtuluş mücadelesinin öncüsü olmuştur. Suriye'nin varlığı ve bağımsızlığı açısından Esad'ın mücadelesi bugüne kadar belirleyici olmuştur. Kürt halkının mücadelesine gösterdiği dostluk herkesi şaşırtan bir biçimde gelişmiştir. Bu yönüyle tüm Ortadoğu halkları da kendisini hayranlıkla anacaktır. Bu çağın lideri olduğu her zaman hissedilecektir. Ancak onun kuşağı, bu boşluğu bundan sonra doldurmaya devam edecektir. Ortadoğu'da onurlu bir barış ve kardeşliğe dayalı bir düzenin kurulmasında büyük katkıları olacağına inanıyoruz. Suriye'de halkların onun bıraktığı mirası daha da geliştirerek, demokratik ve özgürlükçü bir cumhuriyet temelinde yaşayacaklarına inanıyoruz.
Ruhu şad olsun!"
Hafız Esad'ın Suriyeli Kürtlerin dostu olmadığı çok açıktı ama PKK'nın apaçık bir dostuydu.
Örnekler çoğaltılabilir.
Ama amaç bir kere daha bu dostlar ve düşmanlar tasnifini yapmak değil.
Onu yapan zaten çok.
Düşmanlık üzerinde konuşulmayı hak etmiyor. Zaten açık ve bariz duygulara ve eylemlere tekabül ediyor. Yargılamak ve hakkında karar vermek zor değil.
Ama dostluk öyle değil. Daha karmaşık bir ilişkiden bahsediyoruz.
Milletlerin çok mağdur ve yalnız kaldığı zamanlarda böyle dostluklara ihtiyacı olabilir.
Mesela Balkan Savaşları'nda Osmanlı zor günlerden geçerken Can Çekişen Türkiye diye bir kitap yazarak Türk tezlerini Batı'da savunan Pierre Loti'nin adına hala İstanbul'da bir tepe var.
İstiklal Harbi'nde Türk tezlerini savunan Fransız Claude Farrere adına ise bir cadde.
İngiltere'de bir zamanlar ezilen kadim halk olarak Yunan dostluğu ve hayranlığı, Amerika'daki Yahudi dostluğu, Sartre'ın Cezayir dostluğu, Fanon'un mirası, bugünlerde Batı'daki Filistin yanlısı hareketler bunun örnekleri…
Fakat bu dostluk türünde sorunlu taraflar da var.
En başta bu dostluk ilişkisi karşılıklı ve eşit bir dostluk ilişkisi değil.
İster istemez dostları için mağdur milletler özne değildir, nesnedir.
Ezilen milletin dostu olma hâli sadece sorun çözücü bir dayanışma değil, bir siyasi konum haline gelir.
Bedel ödemeden iyi tarafta görünme arzusu, mazlum üzerinden kendi siyasal ve ahlaki üstünlüğünü kurma ihtiyacı devreye girer.
Ezilen halk, bu denklemde vitrin haline de dönüşür.
Batı'da buna "Radikal Şık" ya da "Şampanya Solculuğu" da deniyor.
Gerçek sonuç üretmeyen ama kişiyi iyi hissettiren bir pozisyon alma halini tarif eder bu sıfatlar. Dil radikaldir ama hayat radikal değildir.
Ödenen bedelin uzağında direniş çağrısı yapmak konforlu, ahlaklı ve cool bir persona yaratır.
Ezilen millet, temsili elinden alınmış, kendi adına konuşamayan, acısı sürekli dolaşıma sokulan ama iradesi yok sayılan bir figüre indirgenir.
Kürtler artık bu ezilen millet kimliğine sığmıyor.
Hem çok nüfus olarak sığmıyorlar hem de ellerindeki güç ve imkanlar yüzünden sığmıyorlar.
Büyük bir iştahla kullanılan "Kürtler" lafzı da artık Kürtleri temsil etmiyor.
40 milyona yaklaşan, sınıfsal, mezhepsel, ideolojik, coğrafi ve tarihsel olarak derin biçimde farklılaşmış bir kitle olan bir halktan, farklı amaçları, ideolojileri olan aktörler ve kurumların adıyla değil sürekli "Kürtler" diye tekil bir özne gibi konuşmak onu anlamak değil, basitleştirmektir.
"Kürtler"deki Kürtler, bir olgun aktör değil, başı okşanması gereken bir çocuktur.
Bir halktan sürekli tek bir kişi gibi söz etmek, onu sevmek değil; onu çocuklaştırmaktır.

3