Kürtler ne kaybetti ne kazandı

Şahin Cilo, Ferit Abdi Şahin, Mazlum Kobani, General Mazlum, Mazlum Abdi...

40 yıldır bu adlarla anılan 59 yaşındaki Mazlum Abdi, nihayet kendi adını geri kazandı:

Mustafa Halil Abdi, olarak hiçbir zaman kendi devleti olamamış Suriye'nin artık Cumhurbaşkanlığı danışmanı.

ABD desteği ve maaşlarıyla ayakta duran SDG ve Rojava'daki özerk yönetimin kurumları de artık Suriye devletinin bir parçası.

Bu uzlaşmaya iki zıt kesimden tam tersi tepkiler geldi.

"SDG asla silah bırakmaz, çözüm sürecinde PKK silah bırakarak bizi kandırıyor, esas silahlı güç SDG" tezine çok yatırım yapmış Türkiye'deki bazı ulusalcı ve milliyetçi muhalif çevreler, büyük iddialarının tuz buz olması karşısında zayıf argümanlarla bu kez de SDG'nin aslında silah bırakmadığını, hatta Suriye ordusunu ele geçirdiğini iddia etmeye başladılar.

Ne tuhaftır ki Kürt milliyetçilerinden ise tam tersi yönde itirazlar yükseliyor. Onlar da SDG'yi, Abdi'yi ve Öcalan'ı tasfiyeyi kabul etmekle eleştiriyorlar.

En son Kürdistan Sosyalist Partili DEM milletvekili Sinan Çiftyürek, Abdi'nin Şara'ya danışman olmasını "onur kırıcı" buldu.

Eğer örgüt medyası sınırlarını zorlayıp SDG'nin aslında kendisini tasfiye etmediğini, hatta Suriye ordusunu ele geçirdiğini söyleyen ulusalcı uzman, siyasetçi ve gazetecilere ekranlarını açarsa, bu Kürt milliyetçilerine en etkili cevap olur.

Aslında iki milliyetçilik de ortak bir noktada buluşuyorlar.

Çünkü ikisi de Kürtlerin gücünü silahlı örgütlerin gücüyle ölçüyorlar.

Peki gerçekten Kürtler silahlarını bırakınca kayıp mı ediyorlar

Bunun için neyin kayıp, neyin kazanç olduğu üzerine biraz daha düşünmek gerekir.

Geçtiğimiz günlerde Murat Karayılan, 1976-2026 yılları arasında PKK'nın çatışmalarda 27 bin kayıp verdiğini açıkladı.

Daha önce bu sayının 50 binin üzerinde olduğu da söylenmişti. 27 bin, kayda geçmiş olan sayı.

Şimdi örgüt final yaparken elindeki listeleri ve ölümleri de açıklıyor.

Henüz öldükleri duyurulmamış 1000'e yakın isim bu aralar peyderpey kamuoyuna açıklanıyor.

Çünkü örgüt silah bırakırken bu militanların akıbetini daha fazla saklamak mümkün değil.

Açıklanan isimler için çeşitli şehirlerde taziye çadırları kuruluyor. Bu taziyeler Batı'da tepki de çekiyor.

Ama bu taziyelere bir de başka yerden bakmak gerekiyor.

Bunlar sadece kapanan bir örgütün taziyeleri değil.

Kürtlerin silahlı mücadelede ne kaybettiğinin de bilançosu.

Çünkü 27 bin sadece PKK'nın kaybı değil.

Bir örgütün kayıtlarında "kadro kaybı" olarak geçen rakam, binlerce evlat, kardeş, yarım kalmış hayat demek.

Üstelik şimdi açıklanan ölümler bu bilançoyu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü çoğu çok genç. 2015 sonrası örgüte katılmışlar.

Bazı aileler, yıllardır akıbetlerini bilmedikleri çocuklarının yeni süreç ve çıkan çerçeve yasayla birlikte geri döneceğini düşünüyorlardı.

Hatta bazı taziyelerde konuşan aile yakınları, çocukları geri dönecek diye onlara kıyafet aldıklarını, odalarını hazırladıklarını anlatıyor.

Sonra ölüm haberini alıyorlar.

Son açıklanan ölümlerin çoğu ilk çözüm sürecinin çökmesinden sonra örgüte katılan gençlerden oluşuyor.

Pek çoğu Suriye'deki çatışmalarda hayatını kaybetmiş.

Yani bu mesele 2015'te çözülmüş olsaydı, bu insanların önemli bir bölümü bugün hayatta olacaktı.

Tıpkı bu mesele şimdi çözülürse hayatı kurtulacak binlerce insan gibi.

O yüzden "PKK silah bırakırsa Kürtler ne kaybeder" sorusundan önce başka bir soru sormak gerekiyor:

PKK silah bırakmazsa Kürtler daha ne kaybedecek

Silahlı örgütün kaybıyla Kürtlerin kaybını aynı şey saydığımızda bu gerçeği tersinden okuyoruz.

Evet, PKK, SDG, PJAK gibi silahlı yapıların bölgesel güç mücadeleleri içinde kendilerine roller edinme ve askerî kazanımlar elde etme kapasiteleri var.

Ama burada önemli bir paradoks var.

Kürtlerin silahlı örgütleri, karşılarındaki devletleri yenecek ve kalıcı siyasi sonuçlar alacak kadar güçlü değiller.

Kürt toplumlarını kendilerine yönelik büyük tehditlerden sürekli koruyacak kadar güçlü de değiller.

Ama Kürtleri büyük güçler arasındaki mücadelelerde araç ve hedef haline getirecek kadar güçlüler.

Son on yılın Suriye tecrübesi bunun en somut örneği oldu.

ABD, IŞİD'e karşı savaş sırasında SDG ile çok yakın bir askerî ilişki kurdu. Silah verdi, eğitim verdi, birlikte operasyonlar yaptı.

Bu ilişki zaman zaman Kürtler açısından ABD ile kurulmuş stratejik bir ittifak gibi görüldü.

Ama aslında ABD Kürtlerle değil, Kürtlerin silahıyla ittifak yapmıştı.

Washington'ın ihtiyacı, Suriye Kürtlerinin uzun vadeli siyasi geleceğini garanti altına almak değil, IŞİD'e karşı sahada savaşacak örgütlü ve silahlı bir güç bulmaktı.

SDG bu ihtiyacı karşıladığı müddetçe önemliydi.