Buyurun tekrar çözüm sürecine...

Bu köşeyi okuyanlar aylardır SDG'nin gücünün en maksimum olduğu anın Şara ile masaya oturduğu 10 Mart 2025 günü olduğunu, 10 Mart Mutabakatı'na uymak konusunda ayak sürttükçe elinin zayıfladığını, iç ve dış şartların Şam lehine değiştiğini, ABD ve İsrail'in Kürtlere desteğinin abartıldığını, SDG'nin askeri gücünün de abartıldığını, SDG içindeki Arap aşiretlerin gücün ve Arap başkentinin yanına doğru geçeceğiyle ilgili ısrarlı analizlere aşinadır.

Nitekim şartların 8 Aralık 2024'den sonra nasıl değiştiğini okuyamayan SDG, şimdi 10 Mart Mutbakatı'nın çok altında bir güce, toprak parçasına ve desteğe sahip olarak tekrar masaya gelmek zorunda kaldı.

En son Halep'teki direnişçilik macerasıyla heyecanlanan Kürt asabiyesi, bu uyarıları Kürt düşmanlığı, milliyetçilik ve devletçilik olarak gördü.

Ama şimdi aynı Kürt milliyetçileri sonucu da yanlış yorumluyor ve işlerin buraya gelmemesi için 10 Mart Mutabakatı'na uyulması talimatı vermiş Öcalan'ı ve süreci suçluyor.

Halbuki şu anda yaşananlar için en son suçlanacak kişi Öcalan olmalı.

DEM Parti ve SDG en başından beri çözüm sürecinin ve Öcalan'ın çağrısının Suriye'yi kapsamadığını söylediler.

Şimdi Arap aşiretlerin ele geçirdiği yüzde 100'ü Arap kasabalarda bile duvarlara resimleri çizilmiş, bütün devlet dairelerine Atatürk gibi resmi asılmış Öcalan'ın Suriye ve SDG'yi bağlamadığını iddia ettiler.

Meclis Komisyonu heyetine SDG'lilerin bir kısmının polis gücü olmasına varana kadar ayrıntıya inen Öcalan'ın Şara'yı ve yönetiminin demokrasiye geçmezse otoriter olacağıyla ilgili cümlelerini öne çıkarmayı tercih ettiler.

Halbuki Halep olayları sonrası iki net kaynaktan Öcalan'ın SDG'ye 10 Mart Mutabakatı için net talimatlar verdiği öğrendik.

İlki Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'dan:

"Suriye'de zaman ulusal birlik zamanıdır. SDG'nin üzerine düşeni yapması lazım. Onun yerine İsrail'in politikasına alet olması tesadüf değil. Hem Suriye tarafıyla hem şu anda Amerika tarafıyla yoğun görüşme içerisindeyiz. İnşallah daha fazla kan dökülmeden bu sorun çözülür. Ama dediğim gibi maalesef SDG yürüyen bütün süreçlerin olumluluğuna rağmen pozitif adım atmakta direniyor, atmıyor.

Yani Türkiye'de bir iklim var, Ada'dan gelen mesajlar var, onlara yazılan direkt mektuplar var, verilen talimatlar var. Buna bile bir direnen akıl var. Demek ki başka yerden başka talimatlar geliyor, başka duruş var. Veya ikili oynanma söz konusu bize. Kandil böyle bir talimatı şu ana kadar SDG'ye vermiyor."
İkincisi de Kandil'den:

"Öcalan, 10 Mart mutabakatının uygulanması açısından çatışmaların olmamasını, sorunların çözümü doğrultusunda adımlar atılmasını istemiş, Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimine petrol, sınır kapıları ve bazı konularda adım atılması yönünde mesajını iletmiştir. Bu yönlü girişim ve adımların atıldığı günlerde bu saldırının olması Suriye'de bir çözümün istenmediğini ortaya koymaktadır."

Yine SDG'nin ricatında yine haksız yere hedef tahtasına oturtulanlardan biri de Mazlum Abdi.

Halbuki Mazlum Abdi, ilk Halep sürecinden itibaren kamuoyunun karşısına sadece diyalog mesajlarıyla çıktı. Hiç direniş çağrısı yapmadı.

İlk gün SDG milislerinin Halep'ten direnmeden otobüslerle çıkması anlaşmasının taraflarından biri de oydu.

Ama sonra sahneye Kandil ve onun SDG'de 2021'den beri Mazlum Abdi'nin etrafına komiser olarak yerleştirilmiş kadroları çıktı.

Direniş çağrılarını onlar yaptı ve sürekli onlar konuştu.

PKK her zaman maksimalist bir örgüt oldu.

Dağlarda fazla büyük davaların peşinde koşan, kendilerini dünya devriminin öncüsü zanneden, önderlerini üç bin yıllık tarihi değiştiren bir lider olarak gören, asker oldukları için de dost ve düşman ikiliği dışında düşünmekte zorlanan bir örgüt için çözüm ancak alternatifsizlikte mümkün olan bir seçenektir, diplomasi ise büyük güçlerin oyunu olarak görünür.