"Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde" iyi mi oldu

Gazeteci Ruşen Çakır'ın izlemek için girdiği AK Parti grup toplantısında Erdoğan'la tokalaşması muhalefet bloğunda yeni bir linç dalgasına neden oldu.

Dijital linç artık ve maalesef modern hayatın geri dönülmez bir gerçeği.

Tarihin hiçbir döneminde halkın kendini bu kadar doğrudan kamusal alanda ifade edebildiği bir zaman yaşanmamıştı.

Doğrudan demokrasi hayalleri gerçek oldu ama şimdilik bu demokrasinin gerilemesine neden oldu.

Gazeteciler, kanaat önderleri içinse linç güçlü fikirlerin kamuda tartışılmasının geri dönülmez bir yolu.

Eskiden mikrofonlar sadece belli seçilmiş yazarların, entelektüellerin, gazetecilerin elindeydi. Artık herkesin elinde.

Eskiden kalemşörler arası Babıali kavgaları vardı. Sonra onlar yerini köşe yazarları arası polemiklere bıraktı. Yeni çağın tartışma kültüründe kitlelerle konuşuyor, anomimlik mümkün, arada yumruk yemeden, küfür işitmeden kamuya fikir söylemek bir hamhayal.

Yani linç de bu işin artık fıtratında var.

Çünkü elinde kalem olan sadece seçilmiş muharrirler, köşe yazarları yok, seçilmemiş milyonlarca insan var, herkes bir şey söylediğinde de doğal olarak sonuç linç oluyor.

Bir entelektüel, gazeteci, kanaat önderi için artık linç edilmek, görmezden gelinmekten daha kötü değil.

Tabii ki bir gazetecinin bir cumhurbaşkanı ya da bir parti lideriyle tokalaşması değil tokalaşmaması, toplantısını izlemesi değil, izlememesi kabul edilemez.

Esas tarafgirlik, yandaşlık tokalaşmak değil, tokalaşmayı reddetmektir.

Evrensel standartlar açısından durum böyle.

Ama Türkiye'de gazeteciler her zaman evrensel standartlarda gazeteci olmadı.

Aynı zamanda siyasi aktör, aktivist, siyaseti etkilemeye çalışan kanaat önderleri olageldi.

Öyle olmanın avantajlarını yaşadılar, ellerinde fazladan güç birikti, bundan memnun oldular, sağa sola taktik vermek, akıl vermek hoşlarına gitti. Siyasi bir güçleri ve pozisyonları varmış gibi davrandılar, öyle de muamele gördüler.

O yüzden siyasi kutuplaşmanın ortasında, pek çok konuda net bir siyasi pozisyon almış bir gazetecinin bir anda Erdoğan'la tokalaşması tabii ki tartışılır.

İstediğimiz zaman siyasi influncer, istediğimiz zaman evrensel standartlarda gazeteci olamayız.

Esas mesele bu tartışmadan ne çıkaracağımız.

Eğer tartışma birinin muhalifliğinin sorgulanmasına, dönüyorsa hala aynı berbat dünyanın içinde debeleniyoruz demektir.

Ama eğer buradan gazeteciler ve entelektüellerin bir adım daha kutuplaşmanın gerisine doğru adım atması gibi bir ilkesel sonuç çıkarılabilirse o evet çok faydalı olur.

Çünkü ne aktivist gazeteciliğin gerçeklerin ortaya çıkmasına ne de siyasetçilere taktik veren siyaset bilimciliğin siyasete bir katkısı yok.

Hatta mesafenin tamamen yitimi rasyonel ve gri bir tartışma zeminini tamamen ortadan kaldırdığı için, entelektüel faaliyet bir amigoluğa, gazetecilik influencerlığa dönüyor.

İdeoljilerine ve davalarına hiçbir faydaları da olmuyor.

Hatta tam tersine kendi pozisyonlarının haklılığını teorize ediyor, kitlelerin süper haklılık iddialarını sürekli teyit edip, okşuyor, kutuplaşmanın artmasına, temasın azalmasına, iknanın ortadan kalkmasına yardımcı oluyorlar.

Sonuçta böyle bir gazeteciliğin ve entelektüelliğin tuttukları siyasi pozisyonlara da bir faydası yok.

Ama zaten tartışmanın kendisi bile tasfiyeciliğin, adam eksiltmenin, dar çizgiciliğin yeni bir nöbeti biçimde yaşanıyor.

Tartışmanın tarafları birbirilerinin üzerine aynı sloganı atıp duruyorlar:

"Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde"

Mahir Çayan'ın bir sözüymüş bu.

İdeolojik püritenliği, saflaşmayı yücelten bir söz.

Genç yaşta öldürülmüş bir devrimcinin sözü olduğu için de itiraz etmek kolay değil. Halbuki iki aşiret arasındaki kavgada de söylenebilecek, kıyıcı, konuşmayı, değişmeyi suç gören bir tekçi bir anlayışın sloganı bu.

Büyük bir bilgelik atfedilen bu söz, 1970'de Ankara'da Dev-Genç içerisinden Prolereter Devrimci Aydınlıkçıların yani Maocu Perinçek ekibinin Kırmızı Aydınlıkçılar yani Mahir Çayan ve ekibi tarafından tasfiye edildiği Dev-Genç kongresinde Mahir Çayan tarafından ilk olarak söylenmiş.

Mahir Çayan, kendisi gibi 20'li yaşlardaki sol içi hasımlarını yerin dibine sokup, revizyonist ilan etmek için tam dört saat konuşmuş o kongrede.

Düşman PDA'cılar tekmelenmiş, yuhalanmış, kimse kimseyi dinlememiş. Çayan da "Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde" diye onlara kapıyı göstermiş.

Sonra Mahir Çayan, bu kongrede ortak düşman PDA'cılara karşı ittifak yaptığı Mihri Bellici Aydınlık Sosyalist Dergi grubunu da yine aynı sözle tasfiye etmiş.

Şimdi atıf yapılan söz örgüt dergisinde çıkan bir polemik yazısıyla popüler olmuş.

Yazıyı okuyunca bu hangi dilde yazılmış, kim bunlar diye düşünüyor insan:

"Görüldüğü gibi, revizyonist Mihrici Aydınlık, görünüşte PDA kalpazanlarına yöneltilmiş, aslında ise bütün revizyonistleri hedef alan "Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine" adlı yazıyı, yedi aylık bir yutkunmadan sonra, reddederek özeleştiri yapıyor. Eksik olmasın ASD bu son teşebbüsü ile bizim işimizi iyice kolaylaştırdı. Böylece Aydınlık Sosyalist Dergi'nin yazı ailesi, dergilerindeki revizyonizme karşı olan yazıların dergilerinin politikasına aykırı olduğunu söyleyip özeleştiri yaparak, revizyonizmini kendi kendine açıkça ilan ediyor.

Biz de, ASD yazı ailesini, revizyonizm yolundaki bu açık ve cesur tavırlarından dolayı kutlarız. Yolunuz açık olsun beyler! Neyse ki ellerimizi sizden kurtardık, hamdolsun!

Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde kümelenirler! İşte siyamlı ikiz kardeşler ASD ve PDA aynı bataklıkta kulaç atıyor!"