Albert Einstein'a ait olduğu söylenen şu sözü duymayanımız pek yoktur:
"Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zordur"
Bu sözü bir erkek söylemiş ama tarihte hem atoma hem de önyargılara karşı imtihanlarını başarıyla vermiş bir anne ve kız var. Onların ismi Marie Curie ve Irene Joliot-Curie. Bugün çoğumuz "analı kızlı çorbasını" duymuş, hatta tadını ve nasıl yapıldığını da biliyoruz ama kadınlığın mutfağa hapsedilemediği bu hikayeyi çok bilmez, bilsek de sık konuşmayız.
Namı diğer Madam Curie aslında Polonya doğumluydu. Genç yaşta Paris'e geldi. Fizik ve kimya okumak istedi ama Avrupa'nın göbeği de olsa bilim dünyası kadınlara pek açık değildi. Yine de vazgeçmedi. Pierre Curie ile tanıştı; birlikte çalışmaya başladılar. Kızları Irene küçük yaşlardan itibaren annesinin çalışmalarını izledi. Zamanla yalnızca yardım eden biri değil, bir bilim insanı haline geldi. Ailenin üzerinde yoğunlaştığı alan, o yıllarda yeni keşfedilen bir gizemdi: bazı maddeler görünmez bir enerji yayıyordu.
Bugün buna radyoaktivite diyoruz.
Madam Curie uranyum cevherlerini incelerken beklenmedik bir şey fark etti. Bazı örnekler uranyumdan çok daha güçlü bir enerji yayıyordu. Bu da demekti ki o cevherin içinde henüz bilinmeyen başka bir element olmalıydı.
Aylar süren çalışmalar, tonlarca cevherin kaynatılması, süzülmesi ve tekrar tekrar ölçülmesi...
Sonunda iki yeni element keşfettiler: polonyum ve radyum.
Radyum karanlıkta hafifçe parlayan bir maddeydi. O yıllarda insanlar bu ışığı büyüleyici buluyordu. Ama Madam Curie için muhteşem olan ışığın güzelliği değil; o ışığın ne söylediğiydi. ünkü radyumun yaydığı enerji, maddenin iç yapısının sanılandan çok daha karmaşık olduğunu gösteriyordu.
Bu keşif yalnızca fizik için değil, tıp için de yeni bir kapı açtı. Doktorlar kısa süre sonra radyum ışınlarının bazı tümörleri küçültebildiğini fark ettiler. Radyasyon tedavisinin ilk adımları böyle atıldı. Bugün kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi yöntemlerinin kökleri o laboratuvar deneylerine kadar uzanır.
Madam Curie bunu keşfettiğinde büyük bir servet elde edebilirdi. Radyum son derece değerli bir maddeydi. Ama keşfini patentlemedi. Bilimin bütün insanlığa ait olması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden Curie'nin buluşu yalnızca bilimsel değil, ahlaki de bir hikaye. Ama trajik olan şu: Curie'nin ve kızının yıllar sonra kan kanserine yakalanmasına yol açan şey de aynı çalışmalar oldu.
Curie uzun yıllar boyunca radyumla neredeyse çıplak elle çalıştı. Laboratuvarda özel koruma ekipmanları yoktu. Hatta bazı not defterleri bugün hâlâ radyoaktif olduğu için kurşun kutular içinde saklanır. O yıllarda radyoaktivitenin insan vücudu üzerindeki etkileri tam bilinmiyordu. Ama Curie'nin önünde başka bir mesele daha vardı: kadınların kırılgan olduğu, başladıkları işi sonuna kadar götüremeyecekleri yönündeki yaygın önyargı. Ya duracaklar ve bu önyargıları doğrulayacaklardı. Ya da devam edip hem bilimin hem de insanlığın yolunu aydınlatacaklardı. Işığa eldivensiz dokundular. Keşifleri bugün milyonlarca insanın hayatını kurtaran tıbbi yöntemlerin kapısını açtı.
Dünyada böyle kadınlardan bir tane yok elbette. Ve işte bir başkası. Remziye Hisar. Onun yolu doğrudan Curie ailesinin laboratuvarına kadar uzanmıştı. Paris'te Irene Joliot-Curie ile çalışan genç bir Türk bilim insanıydı. Cumhuriyet henüz çok gençti ve bilim insanı yetiştirmek bir memleket meselesi sayılıyordu. Hisar yurda döndü, Türkiye'nin ilk kadın kimyagerlerinden biri oldu ve uzun yıllar öğrenciler yetiştirdi. Bir bakıma Curie'nin laboratuvarındaki ışığın küçük bir parçasını Türkiye'ye taşımış oldu.
Dokunmak deyince Türkan Saylan'ı unutmamalı. Cüzzam yüzyıllar boyunca yalnızca tıbbî bir hastalık değil, aynı zamanda bir korku ve utanç meselesi olmuştu. İnsanlar bulaşma ihtimalinden korktukları için cüzzamlıları çoğu zaman toplumdan uzaklaştırıyor, hatta onlara dokunmaktan bile çekiniyorlardı. Hastalık kadar ağır olan şey, o insanların yalnız bırakılmasıydı.
Dermatolog olarak İstanbul Üniversitesi apa Tıp Fakültesi'nde ve İstanbul Lepra Hastanesi'nde çalışan Türkan Saylan bu korkunun, hastalığın kendisinden bile yıkıcı olabileceğini görüyordu. Hakim anlayışın tam tersini deneyerek hastaları saklamak yerine görünür kılmayı seçti. İstanbul'daki tedavileri sürdürmekle kalmadı, saha taramaları da başlattı. Daha çok hastaya dokunmak istiyordu. Anadolu'nun farklı yerlerinde hastalarla ve aileleriyle konuştu. ünkü hastalığın tedavisinin yalnızca ilaç olmadığını biliyordu. İnsanların korkusunu ve önyargısını da tedavi etmek gerekiyordu. Bu yüzden Saylan'ın mücadelesi yalnızca bir doktorun meslek hikayesi değildi. Bir toplumun korkularını değiştirme çabası oldu. Bilimin, insana dokunmadıkça eksik kaldığını göstermiş oldu ve insana dokunan bu el, bu akıl yine bir kadına aittir.
Dilhan Eryurt'un hikayesi ise gökyüzüne doğru uzanır. Ankara'dan çıkar, Amerika'ya gider ve NASA'da yıldızların evrimi üzerine araştırmalar yapar. Güneş'in ve yıldızların nasıl doğup nasıl yaşlandığını anlamaya çalışan bir bilim insanıdır. Bir Türk kadınının evrenin tarihini hesapladığını düşünmek bile başlı başına etkileyicidir.
Bugün bu zincirin halkalarından biri de Feryal Özel'dir. Arizona Üniversitesi'nde çalışan bu astrofizik profesörü nötron yıldızları ve kara delikler üzerine araştırmalar yürütür. Evrenin en karanlık noktalarına bakarak ışığın bile kaçamadığı yerleri anlamaya çalışır.
Canan Dağdeviren'in hikayesi ise daha kişisel bir yerden başlar. Dedesi genç yaşta kalp yetmezliğinden hayatını kaybeder. Bu olay küçük bir kızın zihninde bir soru bırakır. Yıllar sonra MIT'de çalışan bir bilim insanı olduğunda insan vücudunun hareketinden enerji üreten cihazlar ve giyilebilir kalp pili üzerinde çalışır. Bir kayıp, bir araştırma sorusuna dönüşür.
Örnekler çoğaltılabilir. Ancak çok oluşu kadar bunu konuşmak, hatırlatmak, zamanın akışı içinde üstünü bilinçli ya da bilinçsiz biçimde örtmemek de önemlidir.

4