FAFO

Beyaz Saray'ın resmî hesabından paylaşılan bir fotoğraf ve üzerindeki dört harflik bir söylem, son günlerde dünyada olup biteni anlatmak için yapılan sayfalarca analizden çok daha kısa ve dikkat çekici. Fotoğrafta Trump kameraya doğru sert ve kararlı yürüyor. Yüzünde pek çok karikatüre konu olmuş o komik ifade. Ama belli ki o ve taraftarları bu yüz ifadesini ciddi sanıyor. Ve bu fotoğrafın üzerinde kocaman harflerle "No games. FAFO" yazıyor.

Amerikan argosunda "F*ck Around, Find Out"un kısaltması olan bu ifade, birebir çevirisi yanıltıcı olan bir jargon. Anlamı yaklaşık olarak "zorlarsan, bedelini ödersin" gibi bir yere çıkıyor. "Belanı ararsan, bulursun" da denebilir. "Arayan belasını da Mevlasını da bulur" diyerek söylemi yerelleştirip sulandırmak da mümkün. Özetle "pazarlık etmeyiz, açıklama yapmayız, kafamıza göre; işine gelirse ne âlâ, gelmezse muallâ; bedelini ödetiriz" diyor. Dünyayı açıkça tehdit ediyor. Hatta en iyi yorum şu olabilir: "Kırmızı çizgimizin nerede olduğunu merak mı ediyorsun Bunu sana söylemeyeceğiz. izgiyi aş ve yerini öğrenmenin bedeline hazır ol."

Bugün Venezuela'dan Ukrayna'ya, Gazze'den Kızıldeniz'e, Tayvan'dan küresel enerji hatlarına kadar, ülkemizdeki gündem de dâhil olmak üzere tüm yaşananları tek tek ve ayrı ayrı olaylar olarak okumak artık yetersiz. ünkü tablonun bize söylediği şu ki konu tek bir ülke, tek bir lider ya da tek bir kriz değil. Her şey bütünün parçası; hepsi yan yana.

Medyada dillendirilen en belirgin soru ise şu: "Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak mı" Fakat günlük yaşamını sürdüren insan bu soruyu kendi içinde daha kişisel bir yerden soruyor: "Savaş bizim yaşadığımız mahalleye gelir mi"

Yanlış okumadınız; kimi insanların dünyadan ya da ülkesinden daha çok yaşadığı dar bölgeyi düşündüğü bir dünya bu. Toplumu bireyselleştirme, insanı yalnızlaştırma çalışmaları, bu soruya bakınca meyvesini vermiş görünüyor.

Bu soruya, kendi anladığım ve dünyada aklı başında insanların son yıllarda giderek daha yüksek sesle dillendirmeyi sürdürdüğü yerden cevap vereyim. Üçüncü Dünya Savaşı falan çıkmayacak, çünkü o savaş başlayalı çok oluyor. Bu savaş tanklar ve uçaklarla değil; kültürle, ekonomiyle, dille ve zihinle yürütülüyor. Cephe yaşadığınız yer değil, bizzat kafanızın içi.

Yine insanların "böyle bir şey nasıl olur, artık bu da saçmalıyor" diye tepki verdiği gerçek şu ki "kendi hür düşüncemiz sandığımız şeylerin çoğu bizim bile değil; bunlar bizim kafamızda yeşertildi, oluşturuldu." Daha güncel bir kelimeyle ifade edeyim: Ustalıkla manipüle edildik.

Yani yaşadığımız eve bomba düşer mi diye düşünüyoruz ama kafamızın içinin bombalandığının farkında bile değiliz. Özgürlük istiyoruz ama elimize bir yazı, bir kitap alıp dört dakika konsantre olup okuyamıyoruz. Kafamız kuşatılmış ve size şunu bugün bir kardeşiniz olarak bir kez daha sormak istiyorum: "Siz savaşı ne zannediyorsunuz"

Kendine ayıracak vaktin, kendine ait alanın, sevgilinle ikinize özel bir dünyan yok. Ablukadayız. Kaygı, kaygıdan kurtulmak için dopamin bağımlısı yapılmış beyne giden haz talebi, haz elde edilen beyni rahatlatmak için tüketim, tüketimin bir türlü doyurup ortaya çıkaramadığı mutluluk, sonuçta müzmin bir mutsuzluk, hepsi tekrar başa döne döne beynimize aynı anda yükleniyor. Yani türlü çeşit prangan var; otuz saniye durup da içinde bulunduğun anı yaşayamazsın.

Tam burada kritik bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekiyor. İnsanlar susturulmuyor; aslında zihinleri doldurulup, meşgul edilip, oyalanıyor. Bilgi sanıldığı gibi gizlenmiyor; aşırı sunuluyor ve tam da bu yüzden ayıklama yetisi çöküyor. İnsanlar tehdit altında hissetmiyor; normalleştirme altında yaşıyor. Bu çağın baskısı, baskı gibi hissettirmediği için bu kadar etkili. Sistem seni karşısına almıyor; seni yanına oturtuyor. En tehlikeli hamle de bu zaten. Bu yüzden sen evine bomba düşer mi diye soruyorsun ama asıl bomba kafanın içini çoktan hedef alıp vurmuş.

Rus filozof Aleksandr Dugin "Mesele Venezuela değil" derken haklı, ama eksik. Evet, mesele Venezuela değil; çünkü Venezuela bir sebep değil, bir sahne. Nasıl ki Yugoslavya bir gecede bombalarla değil, yıllar süren anlam kaybıyla, ekonomik kuşatmayla ve toplumsal çözülmeyle dağıldıysa, bugün Venezuela da benzer bir patikadan geçti. Venezuela'nın 80'lerde en çok övündüğü ithalat kalemi tüm dünyaya sattıkları avam, kötü, ucuz pembe dizilerdi. Sonra kültürel ve ekonomik çöküş geldi. Siyasi erk baskısını arttırıp yaşamın her alanına müdahale etti. Ülke uyuşturucu trafiğinin geçiş noktası haline geldi. Tüm bunlar olurken Maduro "Diriliş Ertuğrul" izliyordu. Peki Venezuela halkı ne yapıyordu Uzatmayalım. Haritalar en son yırtılır. Önce zihinler parçalanır. Savaş dediğin, ekranlarda dönüp duran o patlamalar, füzeler ise olsa olsa bu filmin CGI efektidir. O kadar uyuşursun ki bundan değil, bombadan korkarsın.

FAFO tam burada devreye giriyor. Bu dil, diplomasinin yerini alan yeni küresel lehçe. "Hukuk" demiyor, "meşruiyet" demiyor, "demokrasi" demiyor. FAFO diyor. Yani açıklamaya gerek duymayan, kendini gerekçelendirmeyen bir güç. The White House hesabından paylaşılan bu ifade, bir devletin resmî ağzının bilerek sokağa inmesi. Bu sokak dili masum değil; tam tersine, sıradanlaştıkça daha tehlikeli. ünkü kabalık değil, norm hâline geliyor.

Ama işin daha sinsi bir tarafı var. FAFO açık bir tehdit; sesli, erkeksi, meydan okuyor ama asıl işleyen mekanizma, tehditsiz bir teslimiyet. Bir yandan korku estetiği üretilirken, öte yandan rıza sessizce örgütleniyor. Bu çağın savaşı zorla değil, rıza üreterek kazanılıyor. Kimse seni ikna etmeye çalışmıyor; sen zaten oyunun içinde, masanın başındasın.

Gelin size kültür alanıyla ilgili bir de örnek vereyim. Bu yazıyı Instagram hesabımdan paylaşırken fon müziği olsun diye yapay zekâdan bana şarkılar önermesini istedim. Yazıyı anlam olarak da destekleyen şarkı önerileri geldi. Açtım, dinledim, Türkçe çevirilerini okudum. Bir tanesi ABD'nin faşist, baskıcı anlayışını eleştiriyor; "Burası Amerika, seni kaçarken yakalamazlar" diyordu. Bir başkası "herkes dünyayı yönetmek ister" diye başlıyor ve 80'lerin pop furyasında politik bir eleştiri ortaya koymayı beceriyordu. Bu şarkıların içinde başka türlerden şarkılar da vardı ama çoğu rock müzik kulvarındandı.

Rock müzik tarihsel olarak bir düzen teşhisi koyar. Amerikan rock'ı bile, tüm küresel gücüne rağmen, kendi sistemine içeriden eleştiri getiren bir damar üretmiştir. Örneğin yapay zekânın önerdiği şarkılardan biri olan "Seven Nation Army", "yedi ulusun ordusuyla savaşacağım, kimse beni durduramayacak" diyor. "Yedi ulusun ordusu" kuşatma hissini anlatırken aynı zamanda o kuşatmayı kuran düzene de işaret ediyor. Hâliyle bu şarkıyı da görünce aklıma "yedi düvelle savaşarak kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti" geldi.