Sosyal medyada yoğun ilgi gören bir video:
Osmaniye'de 30 dereceyi aşan sıcaklıkta bir tarım arazisinde çapa yapan tarım işçileri...
Serinleyecek bir gölgelikleri bile bulunmayan işçilerden 70 yaşındaki bir kadın şunları söylüyor:
-Tansiyonum, solunum yetmezliğim var.
-Sıcakta kalbim sıkışıyor bazen, öyle olunca suya giriyorum.
-Sıcakta kolay mı burada çalışmak 1.100 TL yevmiye alıyoruz, ama yetmiyor.
Bu iç daraltıcı manzara, bize Türkiye'de ekonominin ve çalışma hayatının gerçek fotoğrafını sunuyor:
Buradan baktığınızda; "açlık sınırı," "insani çalışma standartları," "sosyal güvenlik" adına söylenen ne varsa, hepsinin afaki olduğunu anlıyorsunuz.
Bu para karşılığı çalışma süresinin öyle resmi mesai saatleriyle sınırlı olduğunu düşünmeyin. Tarım komisyonları, günlük çalışma süresini 8 saat olarak belirlese de; haberlere yansıyan bilgiler, muhtemelen sabahın erken saatlerinden akşam vaktine kadar, 10 saat belki 12 saati bulan uzun bir çalışma süresinin varlığına işaret ediyor. Ayrıca, çalışılmayan gün için yevmiye ödenmiyor.
Sözde her işçi için tarım sigortası yaptırılması gerekiyor. Ama sahadaki veriler bunu ne ölçüde doğrulayabilir
Kırsaldaki bu rahatsız edici gerçekliğin, kentlerde zihin emeğiyle çalışan beyaz yakalılar kesiminde de bir izdüşümü var:
Güneşin altında ağır şartlarda bedenen olmasa da Cumartesileri dahil kimi zaman haftada 46 saate kadar çalışarak ancak asgari ücret civarında (30 bin Tl civarında) maaş alabilen ve bir süredir taban maaş güvencesi kazanabilme mücadelesi veren özel okul öğretmenleri...
Öte yandan, beyaz yakalı pozisyonlarda çalışma imkanı bulamamaları nedeniyle ancak perakende ticaret veya lojistik sektöründe; tezgahtar, kasiyer, sevkiyat elemanı olarak iş bulabilen üniversite eğitimlilerin maaşları da aşağı yukarı bu civarda...
Özel sektördeki kabaca 27 milyon çalışanın yaklaşık %55'i, 28 bin TL (600$) asgari ücret ve asgari ücretin %10'u üzerinde maaş alıyor.
Buradan anlaşılıyor ki, asgari ücret Türkiye'de çalışanların gelir skalasında bir "başlangıç ücreti değil, özel sektörün genel ortalama ücreti haline gelmiştir. Özel sektör, ekonominin yapısal zayıflığı ve düşük katma değerli üretim yapısı nedeniyle beyaz yakalı, üniversite mezunu çalışanını bile bu asgari ücret girdabının içine çekmiştir.
Piyasadaki bu acımasız çalışma şartları ve ücret düzeyleri ile hayatları 65 yaşına kadar devletin daimi maaş güvencesiyle garanti altına alınmış 5.5 milyona yakın kamu personelinin çalışma şartları ve maaş rakamları arasında, ciddi bir uyumsuzluk ve orantısızlık tablosu var:
Asgari ücretin kamudaki karşılığı olan en düşük devlet memuru maaşı 62 bin lira (1.340$) alanların oranı tüm kamu personeli içinde yaklaşık %5-10 civarındadır ve aldıkları rakam asgari ücretin 2.2 katı gibi hayli orantısız bir büyüklük oluşturuyor.
Türkiye'de kamu ve özel kesim arasındaki bu çelişkili ve dengesiz durumu daha iyi anlayabilmek için, gelişmiş iki Avrupa ülkesinde İsviçre ve Hollanda'da, kamu ve özel sektör çalışanlarının aldıkları en düşük maaş düzeyleriyle karşılaştıralım:
İsviçre'de;
-Asgari ücret yaklaşık 4.000$
-Mevsimlik tarım işçisi 4.000-4.200$ (Yemek ve konaklama dahil)
-En düşük memur maaşı 4.400$ (Asgari ücretin %10 fazlası)
Hollanda'da;
-Asgari ücret, 2.100$
-Mevsimlik tarım işçisi 2.300-2.400$(Yemek ve konaklama dahil)
-En düşük memur maaşı 2.300$ (Asgari ücretin %8-10 fazlası)
Neden Hollanda'da ve İsviçre'de asgari ücret bu kadar yüksek de Türkiye'de onların 4'de 1'i ve 7'de1'i seviyesinde:
Bir ülkede işgücü piyasalarının mimarisi ve gerçekleşen ücret düzeylerinin miktarı ile o ülkenin kalkınma ve refah düzeyi, ekonomisinin rekabet gücü, teknolojik gelişmişlik seviyesi, yenilikçi ve katma değerli ürün üretebilme kapasitesi arasında doğrudan yapısal ve işlevsel bir ilişki vardır.
-İsviçre ve Hollanda'da asgari ücret, Türkiye'deki durumun aksine, istihdamın sadece %5-10'luk kesimini ilgilendiren, sistemdeki yeni veya vasıfsız kitle için bir "giriş" barajıdır.
-Türkiye'de en düşük devlet memuru maaşı ile asgari ücret arasındaki 2,2 katlık uçurum, rasyonel bir ekonomik modelin değil, tamamen siyasal popülizm temelli bölüşüm ve ödüllendirme politikasının bir sonucudur. İsviçre ve Hollanda gibi ülkelerde bu makasın %10 düzeyinde (1,1 katı) kalması, rekabetçi ekonominin ve üretim piyasalarının gücünü gösterirken; Türkiye'deki orantısız büyüklük, ülkenin yapısal ve makroekonomik gerçekleriyle taban tabana zıt ve ekonomik rasyonalitesine aykırı bir anomali tablosudır.
-Ekonomik akılcılık gereği ücret, üretilen katma değer, üstlenilen risk ve beşeri sermayenin niteliğiyle doğru orantılıdır.
Özel sektörde, mühendis, işletmeci, tasarımcı ve teknisyenlerin yer aldığı nitelikli personelin belki %70'inin asgari ücret ile ortalama ücret arasındaki bir bantta sıkışmış olması; beyaz yaka kesiminde ciddi bir nitelik-ücret paradoksunun yaşandığını gösteriyor.
Devlette hiçbir ek tazminatı veya nöbet ücreti olmayan düz idari memur ya da yardımcı hizmetli personelin, üretim piyasasında ülkenin ihracatını sırtlayan bir mühendisten veya deneyimli bir çalışandan daha fazla net gelir elde etmesi; "beşeri sermayenin ödüllendirilmesi" ilkesine aykırıdır ve sivil alandaki nitelikli insan kaynağının motivasyonunu kıran bir unsurdur.
-Türkiye'de özel sektörün, düşük kâr marjlı, fason ağırlıklı ve kg başına ihracat değeri 2 Doları geçmeyen bir üretim yapısına sahip olması; nitelikli personeli kendisine çekecek düzeyde maaş ödemesini engelliyor.
Özel sektör bu zayıf üretim yapısı yüzünden çalışanına yüksek maaş ödeyemez ve devletin vergi matrahını büyütemezken; devlet, piyasanın bu gerçekliğinden tamamen kopuk bir biçimde kamu çalışanına 2,2 kat fazla ücret veriyor. Tabiatıyla bu para, üretimden değil; bütçe açığından, borçlanmadan ve enflasyon vergisinden karşılanıyor.

15