"Okumazsan seni sanayiye veririm."
Ortaokulda haylazlığa başlayan ve derslerini asan çocuğa, babası bu sözlerle ültimatom veriyor.
Aldığı uyarı ve gözdağı üzerine, genç olanca gayretiyle okuyor ve iyi bir mühendislik fakültesini bitiriyor.
Mezuniyet sonrası iş aramaya başlıyor; ama uzunca bir süre iş bulamıyor. Nihayet, tatmin edici olmayan bir ücretle sanayide düşük nitelikli üretim yapan bir imalat atölyesinde iş buluyor.
Patronu, bir sohbet sırasında nasıl ve ne şekilde tahsil gördüğünü sorunca, ona "Bir ara derslerime ilgim zayıflamıştı. Babam, 'okumazsan seni sanayiye veririm' diye korkutunca, kendimi toparladım; eğitimimi başarıyla tamamlayarak mühendis oldum" diye cevap veriyor.
Bunun üzerine patronu:
"Ben toparlayamadım. Ortaokul üçüncü sınıfta, okulu bıraktım. Babam da beni çırak olarak sanayiye verdi. Çırak, usta, dükkân derken, işleri geliştirdim ve bu fabrikayı kurdum.
...
Türkiye'de milyonlarca çocuk bu cümleyi hayatının bir döneminde mutlaka duymuştur.
Bu cümlede iki temel varsayım var:
Birincisi, eğitim insanı daha iyi bir hayata ulaştıracaktır.
İkincisi ise sanayide çalışmak, eğitim alamayanların mecbur kaldığı daha zor ve daha düşük statülü bir hayattır.
Yıllarca bu anlayış toplumun ortak kabulü olarak varlığını sürdürdü.
Fakat bugün ilginç bir tablo ortaya çıkıyor:
Ortaokulda başarısız olduğu için "sanayiye verilen" çocuk, yıllar sonra onlarca kişinin çalıştığı bir işletmenin sahibi olabilmekte, iyi bir gelire kavuşabilmektedir.
"Okursan hayatın kurtulur" düşüncesiyle tahsiline devam ettirilen ve üniversiteye gönderilen kişi ise, okumayanın kurduğu işletmede mühendis olarak çalışmak zorunda kalabilmektedir.
İroni tam da burada başlıyor:
Derslerine çalışmayan çocuk; bir anlamda cezalandırılmak amacıyla, ağır şartlarda çalışmak üzere sanayiye gönderilmiştir.
Ama epeyce kahır çektikten ve badireli bir hayat yaşadıktan sonra bir işletme sahibi ve işveren konumuna gelmiştir.
Çalışkan çocuk, aslında düşük vasıflı insanlara uygun ve çekilmez şartları olan sanayiye gitmemek için okumuştur.
Fakat, sonunda yine sanayiye gitmiştir.
Üstelik bu kez patron olarak değil, düşük maaşlı bir mühendis olarak...
Her iki hayat da sanayide kesişmiştir; ancak toplumun başlangıçta kurduğu neden-sonuç ilişkisi tamamen tersine dönmüştür.
Türkiye'de her yıl yüzbinlerce uzman ve mühendis, üniversiteyi bitirerek işsizler kervanına katılıyor.
Burada sorun tek başına eğitimde veya tek başına ekonomik yapıda/üretim sisteminde değil.
Karşılıklı işleyen ve yapısal karaktere bürünen bir uyumsuzluk ve çarpıklık söz konusu..
-İş arayanlar var, eleman arayanlara uygun değil.
-Eleman arayanlar var, iş arayanlara uygun değil.
Sıkı bir tahsili görerek iyi bir mühendislik diploması alan zeki ve çalışkan gencimiz, girdiği imalat atölyesinde (sözde fabrikada) ortaokul veya lise sonrası okumayıp kestirmeden hayata atılan kaynakçının veya iş makinesi operatörünün ancak yarısı, belki 3'te 1'i kadar maaş alabiliyor.
Eğer ekonomi ve üretim altyapısı; düşük teknolojili, emek yoğun, fason üretime dayalı, bakım-onarım ağırlıklı, küçük ölçekli ve iç pazara çalışan işletmelerden oluşuyorsa; böyle bir altyapıda mühendisten ve uzmandan çok tesisatçı, elektrikçi, makine operatörü, kalıpçı, kaynakçı, seramikçi gibi beceri sahibi ara insan gücüne ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır.
Toplumumuzun zihnindeki sanayi ile gelişmiş ülkelerdeki sanayi aynı değildir.
Gerçek anlamda sanayi; büyük ölçekli entegre tesisler, yüksek otomasyon, robotik sistemler, Ar-Ge, gelişmiş malzemeler, yüksek teknoloji kullanımı, küresel tedarik zincirlerine entegrasyon, patent üretimi, ihracat odaklı ve yüksek katma değerli üretim demektir.
Türkiye gibi orta gelir tuzağına kapılmış küresel rekabete ayak uyduramayan ülkelerde ise "sanayi" kelimesi çoğu zaman;
-Oto sanayi siteleri,
-Metal işleme ve demir doğrama atölyeleri,
-Torna-freze atölyeleri,
-Mobilya imalathaneleri,
-Lastik tamirhaneleri,
-Oto kaporta ve boya atölyeleri
-İnşaat iskelesi ve kalıp imalathaneleri gibi neredeyse tamamı iç pazara hitap eden üretici tesisler anlaşılır.
Burada iki yanlış varsayım var:
-"Sanayi, başarısızların gönderildiği yerdir."
Oysa Türkiye'de "sanayi" denilen alanların önemli bir bölümü, uzun yıllar boyunca sermaye biriktirmeye ve kendi işini kurmaya imkân sağlayan bir girişimcilik ekosistemine dönüşmüştür.
Çırak olarak buraya giren biri; usta olabilir, dükkân açabilir, dükkânını üretim atölyesine dönüştürebilir, atölyeyi zamanla küçük çaplı bir fabrika haline getirebilir.
Yani geleceği pek parlak görülmeyen bir yer, bazı insanlar için ekonomik yükselişin başlangıcı olur.
-Üniversite okumak, kişiyi otomatik olarak yüksek statülü ve yüksek gelirli bir hayata kavuşturur.

23