Ülkemizde can yakıcı bir sorun var:
Emekli maaşlarının düşüklüğü ve giderek ağırlaşan geçim şartları…
Türkiye'de emekli maaşlarının belli bir geçmişten bu tarafa uğradığı düzenli azalış seyri, özellikle "asgari ücrete oranındaki" değişim üzerinden bakıldığında net bir şekilde görülüyor: 2000'lerin başında ortalama emekli maaşı, asgari ücretin yaklaşık %120–150'si seviyesinde seyrederken; son yıllarda yapılan ücret artışlarının gerisinde kalmasıyla (özellikle seyyanen zamlardan muaf tutulmasıyla); söz konusu oran bugün birçok emekli için %60–80 bandına kadar geriledi. Bu durum emekli maaşlarının "ücretleri karşılama oranının" (emeklilikte alınan maaşın, çalışırken alınan maaşa oranı) düşmesi ve emeklilerin nisbi gelirlerinin erimesi anlamına geliyor.
Gıda, kira ve sağlık harcamalarındaki artış karşısında düşük maaşlarla ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan milyonlarca emekli, bugün bariz şekilde geçim darlığı çekiyor ve fiilen yoksulluk şartları içinde yaşıyor.
Emeklilerin harcama sepetinde sağlık, gıda ve kira gibi TÜFE'den daha hızlı artan kalemlerin payının yüksek olması, reel satın alma gücü kaybını daha da büyütüyor.
Son yıllarda herkesçe kabul edilen bu olgu ve emeklilerin geçim sıkıntısından kurtarılmasına yönelik beklenti ve talepler; kamuoyunun ve sosyal medyanın en önemli gündem başlıklarından biri haline geldi.
Bu çerçevede, konuya dair Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan'dan bir açıklama geldi:
"Emeklilerin hayat standartlarını iyileştireceğiz, refahlarını arttıracağız."
Ülkenin mevcut ekonomik ve mali şartları altında bu vaadler gerçekleştirilebilir mi
Olabilir.
Fakat bu, kısa vadeli operasyonlara dayalı maliye ve hazine kaynaklarıyla kalıcı ve istikrarlı bir biçimde gerçekleştirilemez.
Çünkü Türkiye'de emeklilik sistemi, büyük ölçüde "bugünkü çalışanların primlerinin, bugünkü emeklilerin maaşlarını finanse etmesi (pay-as-you-go)" esasına dayanır. Bu nedenle sistemin sağlıklı işlemesi, prim gelirleri ile emekli ödemeleri arasındaki dengenin, yani "aktüeryal dengenin" korunmasına ve kuralların öngörülebilir olmasına bağlıdır.
Bu denge bozulduğunda sorun yalnız bütçe transferleriyle kalıcı biçimde çözülemez. Sistem, ancak ekonomik istikrar, kayıt dışılığın azaltılması ve sürdürülebilir finansman birlikte sağlandığında güvenli ve adil biçimde işler.
Bunu, söz konusu mekanizmanın dayanması gereken kaynakların ve işleyiş yapısının dışında, başka imkan ve araçlarla yapmaya çalışmak; "olmayanı vermekten" başka bir anlama gelmez.
Bu da sürdürülemez bütçe açıkları, artan borçlanma maliyetleri ve enflasyonist baskı anlamına gelir.
Emeklilerin maaş artış beklentilerine dair serzenişlerini bastırmak için yapılan kısa vadeli transferler, popülist gelir politikaları ve enflasyonist finansman yöntemleri, sorunu çözmez; sadece erteler.
Ekonomik, finansal ve mali mekanizmaların işleyişi ve bunlarla ilgili süreçler; ani siyasal kararlar ve tepkisel yaklaşımlarla değil, kapsayıcı politikalar ve uzun vadeli stratejiler çerçevesinde yönetilebilir. Bunların da ülke gerçekleri, makroekonomik istikrar, mali disiplin ve kurumsal güven temelinde; güçlü sistem altyapısı üzerinde inşa edilmesi gerekir.
Aslında sistemin ayarları ve dengeleri bozulmamış olsaydı; emeklilerimiz sıra dışı operasyonel müdahalelere gerek duyulmadan hakettiklerini alıyor olurlardı.
Ancak, Türkiye'de aktüeryal dengeyi bozan "erken emeklilik" uygulamaları, "düşük prim günleri," "kayıt dışı istihdam" ve geçmişteki "yüksek aylık bağlama oranları," emeklilik sisteminin finansman temelini zayıflattı.
Aktif çalışan sayısına göre emekli sayısının artması (aktif-pasif oranının düşmesi), sistem üzerindeki yükü daha da ağırlaştırdı ve maaş artışlarını sınırladı. Daha sonra getirilen düzenlemelerle, "aylık bağlama oranlarının düşürülmesi" ve "güncelleme katsayılarının değiştirilmesi," yeni emeklilerin daha düşük maaşla sisteme girmesine yol açarak ortalama emekli gelirini aşağıya çekti. Tüm bu uygulamalar, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğini zorlaştırdı ve emekli maaşlarının ücretlere göre gerilemesine yol açtı.
Emeklilerin maaşlarının satın alma gücünün 2000'li yılların başından bu yana düşmesi ve giderek artan bir geçim darlığına düşmeleri, tek bir nedene değil; birbiriyle bağlantılı farklı yapısal mekanizmalara dayanıyor:
Emekli maaş artışları, çoğunlukla yalnız enflasyona endekslenirken; çalışan ücretlerindeki artış, büyüme ve verimlilikten pay alabiliyor. Bu nedenle, çalışan gelirleri kriz dönemlerinde bile daha hızlı toparlanırken, emekli gelirleri genel olarak geride kalıyor. Bu bağlamda, Türkiye'de asgari ücretin yıllar içinde hızlı artışı karşısında, emekli maaşlarının aynı ölçüde güncellenememesi, aylık gelirlerin asgari ücrete olan oranının sürekli düşmesine yol açtı.

5