Türkiye'de asgari ücret mi düşük, yoksa en düşük devlet memuru maaşı mı yüksek
Bu soru, gerilimli bir tartışma konusu olarak uzun süreden bu yana ülke gündemindeki yerini koruyor.
Temmuz'da memur maaşlarında yapılacak artışla birlikte en düşük devlet memuru maaşının 70.257 liraya yükselerek 28 bin liralık asgari ücretin 2.5 katına çıkması, tartışmayı daha da alevlendirdi ve içinden çıkılmaz hale getirdi.
Maaşlara dair düşüklük veya yükseklik, izafi bir durumdur.
Hangi şartlarda, neye ve kime göre düşük veya yüksek
Önce Türkiye'de bu iki ücret düzeyini birbirinden bağımsız olarak sorgulayalım ve irdeleyelim:
Asgari ücret miktarı düşük mü:
TÜRK-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 36 bin TL "açlık sınırını" dikkate alacak olursak; kabul edilebilir şartların gerektirdiği ölçülere ve insani standartlara göre hayli düşük olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ancak "Türkiye'nin mevcut ekonomik durumuna, kalkınma düzeyine, üretim potansiyeline ve işgücü verimliliğine göre düşük mü normal mi olduğu" ayrı bir tartışma konusu...
Asgari ücret azdır veya çoktur demek, tek başına objektif bir değerlendirme değildir. Asgari ücret, onu alan çalışan için az; aynı ücreti ödeyen işveren açısından ise yüksek veya en azından katlanılması gereken bir maliyettir. Ekonomik açıdan belirleyici olan ise, ücretin arzu edilen düzeyi değil; piyasanın sürdürülebilir biçimde ödeyebildiği düzeydir.
Özel sektördeki ücret düzeyini, esas itibarıyla ekonominin gelişmişliği, üretkenliği, işgücü arz ve talebi ile işletmelerin ödeme gücü belirler. Hiçbir işveren, aynı işi daha düşük maliyetle yaptırabileceği bir piyasada, sırf iyi niyet veya sosyal sorumluluk duygusuyla daha yüksek ücret ödemez. Çünkü ödediği ücret kendi cebinden çıkmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye'de asgari ücretin 28 bin lira olması, bunun insani bakımdan yeterli olduğu anlamına gelmez; ekonominin mevcut üretim gücü, verimliliği ve istihdam piyasasının bugün itibarıyla ortaya çıkardığı fiili taban ücretin bu seviyede oluştuğunu gösterir. Aslında asgari ücret komisyonlarının yaptığı şey de "piyasanın normali" olan bu rakam civarındaki bir ücreti onamaktan ibarettir.
En düşük devlet memuru maaşı yüksek mi:
Türk-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 117 bin liralık "yoksulluk sınırını," Türkiyedeki ortalama hayat standardının ve geçim endeksinin gerektirdiği harcamaları dikkate aldığımızda 70 bin liralık en düşük devlet memuru maaşına "yüksek" diyemeyiz. Ama yine "Türkiye'nin ekonomik durumunun ve üretim potansiyelinin gerektirdiği ölçülere ve ortalama ücret düzeylerine göre yüksek mi normal mi olduğu," ayrıca ele alınması gereken bir konu...
Yoksulluk sınırı, ulaşılması arzu edilen insani hayat standardını ifade eder. Ülkede yaygın gelir yetersizliği ve çalışanların büyük bölümünün yoksulluk sınırının altında kalması acı bir gerçek olabilir. Ancak bu gerçek, kamudaki maaşların piyasa ücretlerinden tamamen kopmasını tek başına haklı göstermez.
Azlık çokluk tartışmasına bir açıklık getirebilmek için, öncelikle Avrupa ülkelerinde; asgari ücretle en düşük devlet memuru maaşı arasındaki rakamsal ilişkiye bakalım:
Almanya'da:
-Asgari ücret, 1.750€
-En düşük memur maaşı, 2.200€ (%25 fazla)
İngiltere'de:
-Asgari ücret, 1.750£
-En düşük memur maaşı, 1850£ (%5 fazla)
Fransa'da:
-Asgari ücret, 1.470€
-En düşük memur maaşı 1.550€ (%5 fazla)
İsviçre'de;
-Asgari ücret yaklaşık 4.000$
-En düşük memur maaşı 4.400$ (%10 fazla)
Görüldüğü üzere, bu ülkelerde en düşük devlet memuru maaşı, asgari ücretten, ancak %5-25 (ortalama %10-15) kadar fazla...
Türkiye bu konuda Avrupa ülkelerinden karşılaştırılamayacak kadar yüksek oranda ayrışıyor.
Neden
Avrupa ülkelerindeki %15'lik makas, "ekonomik yapının ve piyasanın herkesi yukarıda, birbirine yakın makul bir zenginlik ve refah düzeyinde eşitleyecek kadar güçlü, üretken ve katma değerli olmasının" bir sonucudur.
Türkiye'deki 2.5 katlık katsayı uçurumu ise, kalkınma düzeyinde, ekonomik yapıda ve katma değerli üretim potansiyelindeki güçsüzlüğün yanı sıra; istihdam yapısı ile üretim piyasaları arasındaki yapısal ve işlevsel kopukluğun sonucudur.
Türkiye'de, aynı zamanda siyasi popülizmin rasyonaliteyi esir almasının bir yansıması olan bu tablo; doğal olarak makroekonomik gerçeklere, bütçe disiplinine ve üretim piyasasının taşıma kapasitesine rağmen gerçekleşiyor.
Şimdi Türkiye'nin bu konuda kendi iç uyumsuzluk ve dengesizliğini analiz edelim:
Kamu ile özel arasında neredeyse 2.5 kat fark olduğuna göre, ikisinden biri yanlış yapıyor demektir.
Yanlışı yapan hangisi
Devlet mi, piyasa mı
-Piyasanın verdiği zam, işçiyi çalıştıran patronun cebinden çıkıyor.
Devletin verdiği zam ise, kararı verenlerin cebinden değil; devletin hazinesinden, yani milletten çıkıyor.
-Piyasanın verdiği ücret, istihdam piyasasındaki arz-talep dengesinin ve ekonomik dinamiklerin sonucu...
Devletin verdiği ise, iktidarların popülist kaygılarının; seçim kazanma ve oy hesaplarının sonucu...
-Piyasa, işgücü verimliliğinin ve maliyet girdilerinin gerektirdiği rakamın üzerinde maaş ödediği takdirde batma riskiyle karşı karşıya...
Devlet hazinesinin ve bütçesinin ise, pratikte ekonomik zorunluluklarla bağlı olma ve miktar yönünden büyüme sınırı yok.
Gereğinden fazla personel alsan veya bütçenin elvermediği kadar maaş zammı yapsan bile; enflasyonu azdırma pahasına, yeni vergiler salarsın veya para basıp gereken rakamı ödersin.

14