Katil güzellemesi...

Şili'de sosyalist Allende hükümetini devirip yerine geçen General Pinochet cunta rejimi öncesi, ortamı darbeye hazır eden iki CIA ajanı Paskalya Adası'na gider ve burada bir tür dinlenmeye çekilir. En son 'The Banshees of Inisherin'ini izlediğimiz Martin McDonagh imzalı 'Vahşi At Dokuz', siyasi göndermelerle yüklü bir kara komedi. Filmi John Malkovich sürüklüyor.

Yıl 1973... Şili'de halk sosyalist bir rejime karar vermiş ve Marksist bir çizgiye sahip Salvador Allende'yi başa geçirmiştir. Lakin ABD'nin başta Güney Amerika olmak üzere tüm dünyada kendine muhalif rejimleri yerli işbirlikçileri sayesinde darbe yoluyla devirme politikası gereği, kanlı adımlar çoktan sıklaşmıştır bile. Biri 70'lerinde, diğeri daha alt yaşlarda iki CIA ajanı olan Chris Carlise ve Lee Chesterfield, Santiago'daki görevlerini tamamlamış ve General Augusto Pinochet'nin ülkeyi tekrar karanlık günlere ve faşizme sürükleme hamleleri için gerekli ortamı oluşturmuşlardır. Artık dinlenme zamanıdır. Üstelik Chris kanserdir ve ölümüne az bir süre kalmıştır. İkili Paskalya Adası'na gider ve oradaki dev heykeller eşliğinde huzur arar. Öte yandan Chris'in anıları yazma sevdası, yörenin CIA Büro Şefi MJ'i fazlasıyla kaygılandırır. Çünkü bu anılar, geçmişte işledikleri suçların resmiyete dökülmesi ve itirafnameye dönüşmesi anlamına da geliyordur. Bu yüzden MJ, Lee'ye Chris'e eşlik ederken partnerinin anılarını deşifre etme görevini de verir.

Haberin Devamı

Vefa ve paranoya

Oyun yazarı, senarist ve yönetmen Martin McDonagh'yı 'In Bruges', 'Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri' (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri) ve dokuz dalda Oscar adayı olup hiçbir ödüle ulaşamayan 'The Banshees of Inisherin' adlı yapıtlarıyla hatırlıyoruz. Gerçi 'The Banshees of Inisherin', Akademi'nin heykelleriyle onore edilmese de sinemaseverlerin kalbinde çok büyük bir yer edindi bile.

İrlandalı yaratıcı yukarıda konusunu özetlediğim 'Vahşi At Dokuz'da (Wild Horse Nine), politik noktalara da değinen, kara mizaha sahip bir suç komedisini seyirciyle buluşturuyor. Martin McDonagh'nın beyazperde rotasına baktığımızda daha çok iki erkeğin hem samimiyete ve vefaya hem de şüphe ve paranoyaya dayanan dostluk meselelerini görürüz. Bu dünyalara güvensizlik ve anında bozulacak ilişkiler ağı hâkimdir. 'Vahşi At Dokuz'da da CIA çatısı altında kötü adamları iktidara taşıyan, muhaliflerin ortadan kaldırılmasını sağlayan iki kirli ajan var. Öykü genel yapıyı böyle bir iskelet üzerine kurarken asıl odağına Chris Carlise'ı yerleştirmiş. Sürekli sarkastik takılan bu karakter, geçmişte Amerikan istihbaratının neredeyse tüm karanlık eylemlerine katılmış; Guatemala, Kongo, Endonezya gibi bölgelerde kanlı eylemlere karışmış, Patrice Lumumba'nın idamına tanıklık etmiş, Domuzlar Körfezi Harekâtı'nda görev almış, hatta John F. Kennedy suikastında da boy göstermiştir. Yani bir tür 'CIA'in kara kutusudur. Lakin yaşlanmış, hastalanmış ve anıları vasıtasıyla bir 'Katolik' olarak adeta günah çıkarma aşamasına gelmiştir. Paskalya Adası'nın dev heykelleri arasında gezinir, yapıtlar üzerinden espriler yapar, Santiago'da tanıştığı ve adada tekrar karşılaştığı 'devrimci' genç kadınlara politik göndermelerde bulunur vs. Lee onun için iyi bir yarendir ama ölüme adım adım yaklaşırken yöredeki vahşi atlardan biri sadık dostuna dönüşür.

Haberin Devamı

Lee, Chris'e hem sağlık hem yapacağı yanlış hamleler dolayısıyla göz kulak olurken bir yandan da kendini sık sık aldatan eşiyle yaptığı telefon konuşmalarında evdeki duruma ve çocuklarına ilişkin bilgiler alır. Çünkü o cephe, şefi MJ için kendisini tehdit altına alacak bir kozdur adeta.

'Vahşi At Dokuz' bazen siyasi göndermelerle bezeli bazen de boş meseleler (mesela Şili'deki güveler) etrafından biçimlenen gevezeliklerle dolu diyaloglara sahip bir film. Bu açıdan örneğin yabancı bir eleştirmen filmde (Harold) Pinter-(Quentin) Tarantino tarzı bir hava bulmuş, katılıyorum.

Dışarıda çıkan yorumlara bakılırsa McDonagh'nın yapıtı çok beğenilmiş ve önümüzdeki Oscar'ların birçok kategorisinin en güçlü adaylarından biri olarak gösterilmiş. Evet, göndermelerinin dalga boyunun yakalanması durumunda zevkli bir film gibi duruyor 'Vahşi At Dokuz'. Ama öte yandan işin bir de ideolojik yanı var. Öykü ölümüne doğru nedamet getiren bir katilin hesaplaşmasını komedi boyutunda anlatıyor. Bu aktarımda da şöyle bir durumla karşılaşıyoruz: Chris bıkkın ve pişmanlık duyan bir ajan. Geçmişini tartıyor, işlenen eylemlere ilişkin hatırlatmalar yapıyor (hatta 'Kennedy suikastı'na ilişkin "Dünya berbat bir yerdi, sonrasında daha da berbat hale geldi" diyor), Şilili devrimci genç kadına imalar yoluyla yardımcı olmaya çalışıyor vs.