Böyle evlat olmaz olsun!

Finlandiya'nın bir ormanlık bölgesinde geçmişte babaannesinin yaşadığı eve İngiliz eşi Jon'la birlikte taşınan Saga çok geçmeden bir erkek çocuğu doğurur. Ne var ki ailenin bu yeni üyesi tuhaf bir varlıktır. Hanna Bergholm imzalı 'Karanlıktan Gelen' anne olma olgusunu korku-gerilim motifleri eşliğinde perdeye taşıyan son derece çarpıcı bir çalışma.

Saga ve İngiliz kocası Jon, ormanın derinliklerindeki, eski ve acilen elden geçirilmeye muhtaç Saga'nın büyükannesinin evine taşınırlar. İkili bir an önce çocuk sahibi olup aileyi genişletmeyi düşünür. Amaçları 'medeniyet'in insanı zorlayan çarklarından uzakta, sağlıklı ve özgür bir ortamda mutlu mesut yaşamaktır. Çok geçmeden evlatları doğar. Lakin vücudu son derece kıllı olan bu yeni üye, onları giderek çizgi dışı bir noktaya çeker. Sürekli ağlaması, yemek yemeyi reddetmesi, kana karşı olan iştahı ve sütünü emerken annesinin meme uçlarını tahrip edişi nedeniyle sonunda bir çocuk doktoruna giderler. Doktor "Oğlunuz oldukça sağlıklı" dese de Saga'yı miniğin normal bir kimliğe sahip olduğu konusunda ikna edemez. Jon'un rahip babasına güzellik olsun diye Christian adını verdikleri oğullarına annesi Fince bir isim olan 'Kuura' diye hitap eder. Süreç ilerledikçe durum değişmez, aksine sorun büyüdükçe büyür...

Haberin Devamı

2022 tarihli yapıtı 'Kuluçka'yla (Pahanhautoja) tanınan Hanna Bergholm, yeni adımı 'Karanlıktan Gelen'de (Yön lapsi) yine şaşırtıcı bir korku draması sunuyor. Senaryosunu bir kez daha Ilja Rautsi'yle birlikte kaleme aldığı bu son çalışması annelik meselesini gerilim unsurlarıyla dolu bir yapım üzerinden aktarıyor. Bir kere çiftin yerleştiği mekân Amerikan sinemasında bolca rastladığımız klasik 'tekinsiz ev' motifleriyle yüklü. Etraf tuhaf yüz formlarına sahip ağaçlarla örülü. Babaannenin de söylenceye göre ormandaki yaratıklar soğuk metallerden nefret ettiği için çevreyi hurdaya dönmüş araçlar ve çürümeye yüz tutmuş traktörlerle donattığı bilgisini ediniyoruz. Üstelik Saga sürekli eski Fin efsanelerine refere ettiği "Ormana nasıl bağırırsanız öyle cevap verir" ya da "Orman kendinden olanı alır" gibi ifadeler kullanıyor. İlk şoke edici bölümde çiftin doğa içinde sevişmesi ve Saga'nın şehvet çığlıkları atmasının ardından doğum sancılarına geçiliyor ve izlemesi zor sayılacak bir sahnede doğum gerçekleşiyor.

Haberin Devamı

Evin içinden çıkan ve giderek büyüyen ağaç dalları, etrafın korku verici amosferi derken 'Karanlıktan Gelen' ilginç bir çizgiye ulaşıyor. Hanna Bergholm annelik, evlada olan sevgi, bağımlılık, şefkat, çocuk sahibi olmanın getirdiği mesuliyet meselelerini modern bir aile tablosu üzerinden korku motifleriyle bezenmiş, rahatsız edici görüntülerle dolu bir film eşliğinde anlatıyor. Mutlu olunması gereken zamanlarda bir 'yaratık' gibi var olan çocuk bütün toplumlarda sevgi haleleri eşliğinde yaşanan dönemi Saga ve Jon için kâbus dolu bir sürece dönüştürüyor.

Delilik sınırına yaklaşıyor

Senaryo anneliğin psikolojik kopuş noktalarını bir gerilim filmi çerçevesinde ele alıyor. Hele hele Kuura'nın bitmez tükenmez ağlamaları hayatın kendi içinde bir çocuğun normal refleksini (biraz abartarak elbet) korku trüğü haline getiriyor. Saga'nın annesinin gelişmeleri normal kabul etmesi, Jon'un giderek meseleleri eşinin abarttığını düşünmesi, doktorun ılımlı yaklaşımı, kardeşi Taru'nun ablası Saga'ya küçüklükten beri beslediği yargılar derken genç anne aslında delilik sınırına yaklaşıyor. Fakat yine de dengesini ve güvenini kaybetmiyor.

Haberin Devamı

Hoş, öykünün etraftaki doğaüstü kimi göndermelerle meseleyi yerel efsanelere de bağlama eğilimi (daha doğrusu seyircisinin zihnini böyle yanılsamalara sürükleme isteği) çoklukla öne çıkıyor. Kuura'nın mitolojik bir bebek mi olduğu, İskandinav söylencelerindeki 'trol'lere (ormanlarda, mağaralarda yaşayan, devasa, çirkin ve insanlara düşman yaratıklar) ait bir çocuk kimliği mi taşıdığı veya orman varlıklarının bir temsilcisi olarak mı dünyaya geldiği fikirleri film boyunca aklımızda bir soru işareti olarak büyüyor ve ilgimizi ayakta tutuyor.

Velhasıl 'Karanlıktan Gelen' ince bir çizgi üzerinde yürüyor ve yere düşmüyor. Bu açıdan filmin insan hayatının rutin bir denklemine (çocuk doğurma, annelik meselesi, aile mefhumu vs.) psikolojik yarılma ve korku kavramları açısından bakma gibi zor bir tercihin, sinematografik açıdan üstesinden gelmesini ben çok beğendim.