Yaşamak güzel şey be kardeşim!..

Kahramanmaraş'ın işlek caddesinde dükkanı vardı. Bakır işi yapıyordu. Kente yolu düşenlerin mutlaka uğradığı bir işyeriydi. O kış gününde de çok sayıda müşteriyi ağırlamış, hatırı sayılır bir satış rakamına ulaşmıştı.

"Şu kış bitsin, Nisan ayı gelsin, işler iyice açılır" diye düşünüyordu. Çünkü baharla birlikte GAP turları başlayacak, Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanından turistler, Göbeklitepe'yi görmeye geldiklerinde, Maraş'ı da görmeden geçemeyeceklerdi. Böylece işleri de açıldıkça açılacaktı.

Akşam hava karardığında bu umutlarla evinin yolunu tuttu bakırcı Ahmet

Sıcacık evinde her zaman olduğu gibi eşi Azime ve kızı Derya kapıda karşıladılar onu. Dünya tatlısı kızı sımsıkı sarıldı bacaklarına babasının. Babası da yanağından bir öpücük aldı. Bir öpücük de Azime'nin yanağına kondurdu. Şapkasını ve paltosunu vestiyere astı. Lavaboda ellerini yıkayıp salona geçti. Karısı, komşuları Selim Beylerin misafirliğe geleceğini söylediğinde yüzünde gülücükler oluştu. Çünkü çok severdi onları

Tam yemeğini bitirmişti ki kapı zili çaldı. Beklenen misafirler gelmişlerdi. Tüm aile konukları kapıda karşıladı. 5 Şubat'ı 6 Şubat'a bağlayan gecenin felaket getireceğinden habersiz, konuklarıyla çay içtiler; sohbet ettiler.

Gece 6 Şubat'a devrildiğinde konuklar izin isteyip kalktılar. Ev sahipleri de etrafı toplayıp gecenin koynuna girdiler. Hem kızının hem de kendi yatak odalarının bir kenarında her zaman bir deprem çantası bulunuyordu. Su ve birkaç parça kuru yiyeceğin olduğu bir çanta

Cep telefonları da yatak odasındaydı.

Uykularının en derin yerinde korkunç bir sarsıntıyla uyandılar.

Müthiş bir deprem oluyordu. Hemen kızının odasına yöneldi. Evladını kucakladığı gibi ikinci kattan hızla aşağıya doğru koşmaya başladı. Azime de peşlerinden geliyordu. Zifiri karanlıkta ve son anda kendilerini sokağa attılar. Oturdukları evin karşısındaki boş araziye ulaştırdıklarında, koca koca binalar üzerlerine gelerek, domino taşları gibi devriliyorlardı. Öylesine çok çığlık atılıyordu ki, bu haykırışlar, çöken binaların seslerini bile bastırıyordu. Çok geçmeden pijama ve yalın ayak sokağa çıkmayı başaran şanslılar toplandılar bulundukları alanda

Gün ışıdığında yaşadıkları korkunç felaketin boyutlarını görmeye başladılar. Ve hemen çöken binaların altından yükselen "Kurtarın bizi!" çığlıklarını atanların yardımına koştular.

Beton kırıklarını yarı donmuş elleriyle sağa sola fırlatıp göçük altından gelen seslere ulaşmaya çalıştılar. Herkes çaresizlik içinde bir şeyler yapmaya, hiç olmazsa birkaç canı kurtarmaya uğraşıyordu.

Ahmet, üç yaşlarındaki bir kız çocuğunu göçüğün kenarından çekip dışarıya almayı başardığında gözlerine inanamadı. Evet minik kızı kurtarmıştı ve yaşıyordu. Peki ya ailesi Onları kim, nasıl kurtaracaktı..

Kar altında yarı çıplak insanlar, kendilerini düşünmeden, yıkıntı altındakileri kurtaramamanın çaresizliği ve acısıyla iki gün geçirdiler. Yine de elleri beton sıyrıklarından kanlar içinde kalıncaya kadar çığlık atanları kurtarma seferberliğini aksatmadılar.

Geceleri 8-9 kişi hasar görmeyen bir arabaya doluşuyor, sığmayanlar bagajlarda sabahlıyorlardı.

İki gün boyunca dışarıdan yardımlarına gelen olmadı! Aç ve susuz geçirdiler o iki günü. Suları bitince kar suyuyla idare ettiler.

Cep telefonlarını yanına alabilenler ancak üç gün sonra tanıdıklarına ulaşabildiler. Tabii bitmek üzere olan şarjların izin verdiği kadarıyla

Herkes etrafta gördükleri bir iki iş makinesi ile kurtarma ekiplerini kendi yaşadıkları binaya götürmek için yalvar yakar oluyordu.

Kurtarmaya gelen ilk AFAD ekipleri, hemen yoğun bir şekilde çalışmaya başladılar.

Kullanılmış giysiler ve kuru yiyeceklerden oluşan ilk yardımlar, üç gün sonra gelebildi. Bir battaniyenin ne kadar yaşamsal değerde olduğunu Bodrum Belediyesi'nin yardım TIR'ı geldiğinde anladılar.