İktidarda kalmanın süresi başarı ya da başarısızlığa göre uzar veya kısalır.
Ancak ne kadar uzarsa uzasın gün gelir, iktidarı sandıkta devretmek kaçınılmaz olur.
Ülkemize bakacak olursak;
AKP kendisinden önceki koalisyonun ekonomiyi krize sürüklemesi üzerine, antidemokratik seçim sisteminin de sağladığı ayrıcalıkla tek başına iktidar oldu.
İlk kazandığı 2002 Kasım seçimindeki oy oranı yüzde 36 idi. Yani toplumun yarısından fazlası bu partiye oy vermemişti. Dediğim gibi; temsilde adaletsizlik yaratan sistem AKP'nin işine yaramıştı.
2002-2007 arasındaki süreçte kendi siyasal İslamcı tabanına ilaveten "yetmez ama evet"çi olarak tanımlanan liberal kesimin de geniş desteğini alan ve bu çevrelerce "reformist" bir parti olarak tanımlanan AKP, oy oranını giderek arttırdı ve yüzde 50'lere yaklaştırmayı başardı.
Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığına yapılan muhalefet ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 27 Nisan 2007'de yayımladığı e-muhtıra sonrası AKP'nin liberallerce yere göğe sığdırılamayan politikaları sertleşmeye, Tayyip Erdoğan o güne kadar bırakmaya çalıştığı hoşgörülü muhafazakar-demokrat lider izleniminden hızla uzaklaşmaya başladı.
İktidarın sertleşme eğilimini dikkatle gözleyen FETÖ'cü yargı mensupları bu iklimden yararlanarak 2008 yılında ilk Ergenekon operasyonlarının düğmesine bastılar.
Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın zırhlı makam otomobilini tahsis ederek açıktan destek verdiği Zekeriya Öz'ün başını çektiği FETÖ'cü savcılar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yurtsever, pırıltılı komutanlarını, muhalif Atatürkçü aydınları, gazetecileri sırayla zindana atmaya başladılar.
Dalga dalga gelen ve şüphelilerin (!) sabahın 06.00'sında evlerinden alındıkları Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş, Amirallere Suikast, Poyrazköy gibi operasyonların hedefi, coğrafyasının en caydırıcı gücüne sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kolunu, kanadını kırmak ve daha sonra uygulanacak Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) Türkiye ayağı için uygun zemin hazırlamaktı.
Zekeriya Öz ve ekibi öylesine sınırsız bir cüretle hareket ediyorlardı ki; tutukladıkları TSK'nın 26. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'u sanık, onun yıllarca canını ortaya koyarak mücadele ettiği, elinde Mehmetçik'in kanı bulunan PKK'lı terörist Şemdin Sakık'ı tanık sandalyesine oturtabiliyorlardı!..
Kontrolsüz bir güç haline gelen FETÖ, kırmızı çizgileri aşıp dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı tutuklama amaçlı sorguya çağırıp, 1725 Aralık operasyonlarına başlayınca, Tayyip Erdoğan tarafından ipleri çekiliverdi.
O tarihe kadar aynı menzile yürüyen iki grup artık kanlı bıçaklı olmuşlar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve çevresi, FETÖ'nün amacının Türkiye'ye ve kendilerine kötülük yapmak olduğunu anlamışlardı.
Nitekim FETÖ'cü askerler, 15 Temmuz 2016 gecesi yaptıkları hain darbe girişimiyle de bu niyetlerini sahnelemişlerdi.
Hızlıca yazımın özüne dönmek istiyorum.
AKP artık 2002'deki muhafazakar-demokrat söylemleriyle tüm dünyanın dikkatle izlediği bir siyasi parti olmaktan çıkmış, totaliter eğilimli ve baskıcı bir siyasi iktidar hüviyetini almıştı.
Referandumlar da iktidara yürüdüğü yolda yeni güçler kazandırıyordu. MHP'nin "Cumhur İttifakı"nda yer alması da bunlardan biriydi.
Daha önceleri yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele vaadini sık sık dile getiren iktidar, sözünü tutamadığı gibi, giderek bunlarla anılır olmuştu!..
Ülkede liyakatin yerini biat almış, nepotizm tüm kurumları sarmıştı.

125