Sudan savaşı dördüncü yılına girmişken uluslararası kamuoyunun ilgisi hala yeterli görünüme sahip değil. Oysa Sudan sahasındaki tablo Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) insan hakları ihlalleri nedeniyle her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Milyonlarca insan yerinden edilmiş durumda, şehirlere saldırılarak yıkım devam ediyor, ekonomik hayat çökertiliyor ve insani kriz derinleşmeye devam ediyor.
Son olarak Sudan hükümetinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne sunduğu muhtırada, Darfur'daki HDK kontrolündeki hapishanelerde işkence, yargısız infaz, aç bırakma ve organ kaçakçılığı yapıldığı iddiaları gündeme geldi. Bu iddiaların bağımsız uluslararası mekanizmalar tarafından soruşturulması elzem. Ancak bu durum, yalnızca hapishanelerde yaşandığı öne sürülen ihlallerden ibaret değildir. Darfur'daki gelişmeler, Sudan savaşının karakterine ve ülkenin karşı karşıya olduğu egemenlik krizine ilişkin çok daha büyük bir tabloyu ortaya koyuyor.
Darfur Hapishaneleri ve Sudan'ın Egemenlik Mücadelesi
Sudan'da yaşananları tek başına bir insani kriz ya da iki askeri aktör arasındaki iktidar mücadelesi olarak okumak her geçen gün daha fazla zorlaşıyor. Krizin ilk günlerinde HDK'nin temel stratejisi, devletin siyasi ve askeri merkezini kısa sürede felç ederek Sudan devletinin kurumsal yapısını çökertmek üzerine kuruluydu. Ancak geçen süre içerisinde bu hesap gerçekleşmedi.
Sudan krizi askeri mücadelenin ötesinde, devlet ile devlet dışı silahlı yapılar arasında egemenlik mücadelesidir. Savaşın ilk günlerinde Sudan devletinin kısa sürede çökeceği yönündeki beklentiler gerçekleşmemiştir. Sudan ordusu kurumsal yapısını korumuş, ülkenin önemli bölümünde kontrolü yeniden sağlamış ve devlet mekanizmasının işlemesini sürdürmüştür. Buna karşın dış destekten beslenen HDK'nin belirli bölgelerde paralel yönetim alanları oluşturmaya çalışması, Sudan'ın karşı karşıya olduğu temel stratejik tehdidin egemenliğinin aşındırılması ve ülkenin fiilen parçalanması olduğunu göstermektedir.
Darfur ise bu mücadelenin en kritik cephesi haline gelmiş durumda. Özellikle el-Faşir çevresinde devam eden çatışmalar, Sudan'ın geleceğine ilişkin bir mücadele niteliği taşıyor. HDK'nin Darfur merkezli alternatif yönetim yapıları oluşturma girişimleri, kendi güvenlik kurumlarını inşa etmeye çalışması ve siyasi meşruiyet üretme çabaları, ülkenin fiili bölünme riskini de beraberinde getiriyor.
Tam da bu nedenle Dakreis ve Şalla hapishanelerine ilişkin iddialar önemli. Bu hapishaneler, gözaltı merkezleri ve HDK'nin kontrol ettiği alanlarda ortaya çıkan yönetim anlayışının sembolü haline gelmiştir. Binlerce kişinin tutuklu olduğu, sağlık hizmetlerinin çöktüğü, açlık ve salgın hastalıkların yayıldığı, sivillerin ailelerinden fidye talep edildiği yönündeki iddialar savaşın insani maliyetini gösteriyor. Ancak bunun ötesinde bu durum devlet dışı silahlı yapıların kontrol ettiği alanlarda ortaya çıkan güvenlik ve yönetim boşluğunu da gözler önüne seriyor.
Benzer bir tablo, bugün Kuzey Kordofan'da da görülmektedir. El-Obeid çevresinde yaşanan kuşatma, yakıt altyapısına yönelik saldırılar, temel ihtiyaçlara erişimin zorlaşması ve sivillerin hareket kabiliyetinin ciddi şekilde kısıtlanması savaşın cephe hattının çok ötesinde bir toplumsal yıkıma dönüştüğünü gösteriyor.
Organ Kaçakçılığı İddiaları
Sudan hükümetinin BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu belgede yer alan en dikkat çekici unsur, HDK kontrolündeki hapishanelerde organ kaçakçılığı yapıldığına yönelik iddialardır. Belgeye göre, Kolombiyalı ve Sırp yabancı sağlık personelinin de dâhil olduğu bir ağ aracılığıyla tutukluların organlarının alındığı ve daha sonra delilleri ortadan kaldırmak amacıyla toplu mezarlara gömüldüğü öne sürülüyor.
Burada dikkat çeken husus, Sudan savaşında uzun süredir askeri boyutta görülen dış müdahale ve yabancı unsur varlığının ilk kez sağlık ve organize suç boyutuyla da gündeme gelmesidir. Son dönemde yayımlanan çeşitli raporlarda Kolombiyalı ve Sırp paralı askerlerin HDK saflarında savaştığı, eğitim faaliyetlerine katıldığı ve Darfur'daki operasyonlarda görev aldığı yönünde bulgular yer almıştı. Ancak buradaki iddialar, Kolombiya ve Sırbistan devletlerini suçlamıyor. Bu ülkelerin vatandaşlığına mensup olduğu iddia edilen sağlık personellerine dikkat çekiyor. Nitekim son iddialar aynı dış ağların bu kez hapishaneler ve sağlık tesisleri üzerinden çok daha farklı suç faaliyetleriyle ilişkilendirildiğini göstermektedir.

11