7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ilk bakışta yeni bir askeri iş birliği metni gibi görünüyor. Oysa bu gelişmeyi yalnızca devletlerarası bir savunma anlaşması olarak okumak, yaşanan dönüşümün ölçeğini gözden kaçırmak anlamına gelir. Günümüzde Orta Doğu'da değişen ittifakların yanı sıra güvenliğin nasıl üretildiği, hangi coğrafya üzerinden tanımlandığı ve kimler tarafından sağlandığıdır. Mekke Anlaşması bu dönüşümün en görünür ve en bağlayıcı adımıdır.
Uzun yıllar Körfez güvenliğinin mantığı açıktı. ABD askeri varlık ve güvenlik garantisi sağlayacak, bölge ülkeleri enerji arzının sürekliliğini teminat altına alacaktı. 1945'te Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında kurulan bu denklem, Carter Doktrini ve Körfez Savaşı sonrasında kurumsallaştı. Ancak son on beş yılda dayanakları aşındı. Vaşington'un Asya-Pasifik'e yönelmesi, 2019'daki Abkayk saldırısına verilen sınırlı tepki, Afganistan'dan çekilme biçimi ve ABD-İran krizinde Körfez ülkelerinin maliyeti taşırken karar süreçlerinin dışında bırakılması, bölge başkentlerinde ABD'nin hala vazgeçilmez bir güvenlik sağlayıcısı mı olduğu, yoksa artık bu yükü paylaşmak mı istediği sorusunu doğurdu.
Yine de anlaşmayı "ABD bölgeden çekiliyor" söylemiyle açıklamak doğru olmaz. Vaşington sahada ve denklemin belirleyici aktörü olmayı sürdürüyor. Değişen şey, güvenlik üretme tekelidir. Bölge ülkeleri artık yalnızca güvenlik beklemeyen, kendi aralarında ağlar kuran, kapasitelerini birbirine bağlayan aktörler haline geliyor.
Tek Şemsiye Değil, Örtüşen Ağlar
Bu dönüşümün ilk işareti, 30 Temmuz'da Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı oldu. On dört kurucu üyeli bu yapı Kızıldeniz, Babülmendep ve Aden Körfezi'nde deniz güvenliğini hedefliyor. Ancak NATO benzeri bir kolektif savunma yükümlülüğü içermiyor. Bir hafta sonra imzalanan Mekke Anlaşması ise daha dar ama çok daha bağlayıcı bir çerçeve sunuyor. Böylece bir tarafta kapsayıcı bir deniz koalisyonu ve diğer tarafta onun içinde kapasite yoğun bir savunma çekirdeği bulunan aynı mimarinin iki katmanı ortaya çıkıyor. Üç ülkenin her iki yapının da merkezinde olması tesadüf değil. Ortaya çıkan tablo klasik anlamda bir askeri ittifak değildir. Aksine ikili anlaşmaların, üçlü mekanizmaların, savunma sanayii ortaklıklarının ve deniz koalisyonlarının birbirini tamamladığı çok katmanlı bir güvenlik ağıdır.
Haritaya Sınırlardan Değil, Deniz Hatlarından Bakmak
Asıl dikkat çekici nokta, güvenliğin artık kara sınırları üzerinden tanımlanmamasıdır. Anlaşmanın gerçek konusu Suudi Arabistan'ın sınırlarının savunulmasından ziyade Doğu Akdeniz'den başlayıp Süveyş, Kızıldeniz, Babülmendep, Aden Körfezi, Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na uzanan enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğidir. Yeni güvenlik coğrafyası daha çok denizseldir. Hürmüz'deki her kriz yalnızca Körfez'i, Husilerin Babülmendep saldırıları yalnızca Yemen'i ilgilendirmiyor. Enerji akışının Hürmüz'de, ticaret akışının Kızıldeniz'de aynı anda baskı altına girmesi, bu iki boğazı bağımsız güvenlik dosyaları olmaktan çıkardı.
Pakistan'ın rolü de burada anlam kazanıyor. Pakistan yalnızca nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke olduğu için burada yer almıyor. Bu önemli bir faktör ama ayrıca Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na açılan kapıyı kontrol ettiği için Pakistan bu yapının içindedir. Karaçi ve Gwadar hattın doğu ucunu oluştururken, Türkiye Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki varlığıyla batı ucunu temsil ediyor. Suudi Arabistan ise hem Kızıldeniz'e hem Basra Körfezi'ne kıyısı olan merkez ülke konumunda. Türkiye açısından Somali'deki askeri varlık, Katar'daki üs, Libya ile deniz yetki anlaşması ve Kızıldeniz'deki rol birlikte okunduğunda, Mekke Anlaşması bir başlangıçtan çok, inşa edilen deniz eksenli güvenlik coğrafyasının kurumsallaşmasıdır.
Kim içeride, kim dışarıda
Yeni düzenler, dışarıda bıraktıklarıyla da tanımlanır. Bu mimarinin dışındaki iki ülke İran ve İsrail'dir. Ancak nedenleri farklıdır. İran açısından yapıyı, İran karşıtı bir askeri blok saymak eksik olur. Türkiye'nin Tahran'la ekonomik ve diplomatik ilişkileri, Pakistan'ın uzun İran sınırı ve arabuluculuk rolü açık cepheleşme olmadığını gösteren işaretler. Tahran'ın tepkisi de devletlerarası çatışmadan ziyade Husiler ve Irak'taki bağlantılı gruplar üzerinden dolaylı baskı olacaktır. İsrail'in durumu farklıdır. "Normalleşme" süreçlerine rağmen yeni mimari onu içermiyor. Ayrıca Ankara-Riyad-İslamabad hattında oluşan kapasite, İsrail'in bölgesel askeri üstünlük denklemini farklı bir zemine taşıyor. Tel Aviv'in anlaşma sonrasındaki sessizliği tesadüf değil.

11