Mekke Anlaşması üzerine

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan savunma anlaşması, Müslüman dünyada bir heyecan dalgası oluştururken diğer yandan da çeşitli yönleriyle tartışmaya sebep oldu.

Ümmet Coğrafyasında birçok insan, inanç ve mücadelemizin temel rükünleri içinde yer alan "İttihat- kardeşlik ve vahdet-ümmet birliği" noktasında bir başlangıç olabileceği duygusuyla heyecanla alkışlarken, mevcut bazı ülkelerin konum ve politikalarından kaygılanan kesimler ise bu anlaşma üzerine haklı olarak bazı kaygılarını dile getirdi.

İdeolojik olarak birbirlerine hiç benzemez görünen ama her işlerinde aynı refleksi tepkiyi gösteren bir kesim ise bu işin zinhar "ABD-İsrail" projesi olduğunu ve İran'a karşı yapıldığını ilan etti. Tuhaf olan bu iddia sahiplerinin bir kısmı doğrudan ABD-İsrail desteğiyle ülkemizde darbe yapmak isteyen ve hala ABD-Batı istihbaratlarının kucağında ülkemize operasyon çekmeye çalışan tiplerdi. Diğer kısım ise neredeyse bir asırdır Siyonizmin Türkiye temsilciliğini yapan, Müslüman Anadolu'yu gavurlaştırma memuru olan zihniyetti. Bir kısım İran muhibbanı ise, İran'ın merkezde olmadığı veya İran'ın çıkarına olmayan her işe İsrail projesi yaftası vurdukları için yine aynı tepkiyi gösterdiler. Bir de iktidara yani Erdoğan'a muhalefet ettiğini zannedip artık şirazeyi kaybederek vatana, millete ve olumlu her adıma karşı olan tayfa var ki, onlara zihnen mazur görüp tedavi imkanlarını araştırmak, cevap vermekten daha kolay olur.

Bizim açımızdan bu anlaşma olumlu ve belki tahayyül ettiğimiz noktaya dönebilecek potansiyeli barındırdığı için desteklenmesi gereken bir anlaşma. Vahdet dediğimiz şey nasıl sağlanacak ki Bu şekilde atılan adımlar, ittifak ve anlaşmalar buna yol açacaktır. İslam dünyasında etkin olan ülkelerin güvenlik, savunma, ekonomi ve kültürel alanlarda birbirleriyle daha fazla işbirliği yapması önemli ve değerlidir. Bunu kalıcı hale getirmek ise kurumsal olarak atılan adımlara bağlıdır.

İç veya dış politikada atılan adımların kriteri de önemlidir. Biz inancımıza göre "olması gereken" noktadan değerlendirirken devlet veya kadrolar mecburiyetin dayatmasıyla bir adım atıyor olabilir. Hayrı belirleyen niyettir ama atılan adımın hayra dönme olasılığı da vardır.

Aksa Tufanı ile başlayan süreç, İsrail'in dünyanın gözü önünde yaptığı soykırım ve ABD-İsrail şeytan ittifakının İran'a yaptığı saldırı ile bölge ülkeleri ve özellikle Körfez ülkeleri güvenlik kaygısına düştü. Saçılan milyarlarca dolar para, anlaşmalar, savunma mekanizmaları ve "düşmana yaranma" çabasının sonunda İsrail canavarına kurban edilebileceklerini görmek, İsrail'in de açıkça Arzı Mevud hayali uğruna bütün bölgeyi işgal planının açıkça ilan edip saldırganlığını sürdürmesi iktidarları kaygılandırdı.

ABD'nin giderek bölgede etkinliğini yitirmesi ise hangi niyet ve saikle olursa olsun bölge ülkelerini birbirlerine muhtaç etti adeta.

Biz İttihadı İslam davasının memurlarıyız. Yani İslam Dünyasının askeri siyasi ekonomik ve kültürel birlikteliğini şartsız şekilde destekleyip savunuyoruz. Bizi birbirimize düşürüp böl-parçala-yut taktiğiyle istediği gibi sömüren emperyalist-siyonist güçlere karşı ancak birlikte olursak karşı koyabileceğimizin farkındayız.