Yazı, 2007 yılındaki 27 Nisan e-muhtırasının Türk demokrasi tarihinde bir dönüm noktası olduğunu savunmakta ve bunun nedeni olarak siyasetin ilk defa muhtıraya sert karşılık vermesini göstermektedir. Yazarın kilit argümanı, Erdoğan'ın "dik duruşu"nun vesayetçi yapıları yenilgiye uğrattığı yönündedir. Ancak, devlet kurumlarının anayasa ve hukuki prosedürleri içinde hareket etmesinin, bireysel liderlik kararlılığından ziyade demokratik kurumların işlevselliğini göstermese midir?
27 Nisan muhtırasının üzerinden 19 yıl geçti. 27 Nisan 2007 tarihindeki 'e-muhtıra' ve ertesi gün sivil siyasetin bu muhtıraya verdiği cevap Türk demokrasi tarihi açısından oldukça önemlidir. Çok partili hayata geçtikten sonra vesayet odakları neredeyse her on yılda bir demokrasiyi kesintiye uğrattılar. Millet iradesine dayanarak iktidara gelen siyasetçileri gayri meşru yöntemlerle iktidardan indirdiler.
27 Mayıs 1960 darbesini yapanlar öyle bir sistem kurdular ki beğenmedikleri siyasetçilerin iktidarda kalmasına imkan vermediler. 27 Mayısçılar bir anlamda darbeciliğin kurumları oluşturdular. Askeri ve bürokratik vesayet odakları uzun yıllar darbeye ihtiyaç duymadan gizli iktidar oldular.
Kendini devletin tek sahibi sanan bu yapı; Menderes'i idam sehpasına gönderen, Özal'ı kuşatan ve Erbakan'a "post-modern" darbe yapan zihniyetin devamıdır. Bugün de yerli ve milli bir duruş sergileyen Erdoğan ve AK Parti, aynı kirli senaryolarla karşı karşıya kalmış; 15 Temmuz ise bu vesayetçi geleneğin en kanlı halkası olarak tarihe geçmiştir.
AK Parti'nin 2002 yılında tek başına iktidara gelmesi bu darbecileri yeniden harekete geçirdi. İktidara gelir gelmez vesayet odakları örtülü veya açık darbe tehditleri yaptılar ve yeni darbe planları kurdular. Darbeye zemin hazırlamak için 27 Mayıs darbesinin yöntemlerini uygulamalara soktular. Bu gayri meşru yöntemlerine karşı dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sert duruşuyla karşılaştılar. Tehdit ettiklerinde şapkasını alıp giden başbakanların olduğu zamanlarda işleri kolaydı. Ancak milletin iradesini korumakta kararlı olan Sayın Erdoğan'ın dik duruşuna karşı ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
2007 yılında Türkiye, TBMM'de yapılacak seçimlerle yeni Cumhurbaşkanını seçecekti. AK Parti'nin Cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olacağının kulislere yansıması vesayet odaklarını harekete geçirdi. Çeşitli şehirlerde "Cumhuriyet Mitingleri" düzenleyerek AK Partili birisinin ve özellikle eşi başörtülü birisinin Cumhurbaşkanı olmaması gerektiği savunuluyordu.
Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu "367 tartışması" çıkardı. Daha önce mecliste aynı şartlarda seçilen cumhurbaşkanları olmasına rağmen oylamalara en az 367 kişinin katılmaması durumunda cumhurbaşkanlığı seçiminin geçersiz olacağı iddia etti. Bu iddia meclisteki sandalye sayısı 354 olan iktidar partisinin Cumhurbaşkanı seçmemesi için ortaya atılmıştı.
Nihayet Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Abdullah Gül'ü aday olarak açıkladı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu 27 Nisan 2007'de yapıldı. Gül, 361 milletvekilinin oy kullandığı ilk tur oylamasında 357 oy aldı. CHP, seçimi Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. Aynı gece 23.30'da Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine, "e-muhtıra" olarak tanımlanan bildiri konuldu.

23