İran'a yaptığım her ziyarette iki şey, aynı anda ve eş zamanlı olarak dikkatimi çekmiştir: Halkın düşük yaşam standartları ve siyasî / dinî atmosferin baskınlığı. İlginçtir, bu iki durum birbirini dışlamak veya itmek yerine, sımsıkı kucaklıyor ve iç içe geçiyordu. İran'ı içeriden ve sahici bir bakışla izleyen herkesin izlenimi aynıdır. Keza İran'a dışarıdan ve yüzeysel bakan herkesin yanıldığı nokta da yine burasıdır: İranlılık kimliğinin ne kadar güçlü köklere sahip olduğunu kavrayamazlar ve "halkın içinde bulunduğu durum"la "mollaların halka dayattığı sistem"in çatışacağı, buradan da "demokrasi güneşi"nin doğacağı günün hayalini kurarlar.
Bir defasında Tebriz'de rejime son derece sert ve direkt eleştiriler getiren bir İranlıyla Türkçe sohbet ediyorduk. Yöneticilerin suiistimallerinden, mollaların servetlerine servet kattığından, İranlıların parasını yurtdışındaki mezhepçi maceralarda harcadıklarından vs. bahsetti uzun uzun. Fakat tenkitler, asla "İran hudutları dışına" çıkmadı. Üslubunda yabancı devletlerden medet umma veya herhangi bir dış kültüre öykünmeye dair en küçük bir ima bile yoktu. Hatta sohbetin ilerleyen aşamalarında konu değişip de, meclisimizdekilerden biri muziplik olsun diye "Yahu İran'dan Türkiye'ye karpuz geliyor, hepsi de bozuk çıkıyor" deyince, bir saniye bile düşünmeden cevabı yapıştırdı: "Çünkü ilacını Türkiye'den alıyoruz!" Türkçe sohbet ettiğimiz rejim karşıtı bir İranlı, ülkesinin karpuzuna bile toz kondurmadı velhasıl.
Yukarıdaki anekdotun sayısız benzerini dünyanın her yerindeki İranlılarla defalarca tecrübe etmişimdir. Rejim ve sistemle alakalı eleştirileriyle ülkelerine dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahalenin -isterse bu müdahale sözlü bir eleştiri olsun- arasını net biçimde ayırmışlardır. Bu nazik ve mühim nokta, İran'daki mevcut yönetimin, -halka uyguladığı onca baskıya, içeride tepetaklak olan ekonomik göstergelere ve bölgede yaşadığı çok ciddi kan kaybına rağmen- niçin hâlâ ayakta kalmaya devam ettiğinin de en kestirme cevabını oluşturur.
İran'ın neredeyse her şehrinde günlerdir devam eden ve ekonomik problemlerden kaynaklı memnuniyetsizlikleri yansıtan protesto gösterilerini izlerken, bir yandan da ABD ve İsrail'den seslere kulak kabartıyorum: Göstericilere yönelik "coşkulu" desteklerinin İran halkı nezdinde ne kadar ters tepeceğinden tamamen habersizler. Her "aferin" mesajının İranlıların maşerî vicdanında 1953'te Muhammed Musaddık'ın CIA ve MI6'in ortaklaşa düzenlediği kalleş bir darbeyle devrilişini hatırlattığından da bîhaberler. Dönüp tarihi okumadıkları gibi, muhataplarına yönelik en basit bir empati inceliğinden bile yoksunlar.
Bu arka plan eşliğinde, İranlıların, ABD'nin geçtiğimiz cumartesi günü Venezüella'da gerçekleştirdiği "operasyon"u nasıl algılayacağını hayal edin. "Ah keşke bizimkileri de böyle kaldırıp götürseler" mi demişlerdir Yoksa kendi ülkelerinin benzer bir şeyi asla yaşamamasını mı temenni etmişlerdir İran'ı ve İranlıları birazcık tanıyan herkesin bu soruya vereceği cevap aynıdır: Elbette ikincisi.

7