Suriye'nin duruşu

İlk işaret fişeğini geçtiğimiz hafta Hizbullah Genel Sekreteri Naîm Kâsım çaktı: ABD'nin, İsrail'in yanında Lübnan'a askerî müdahalede bulunması için Suriye'ye baskı yaptığını, ancak yeni Suriye yönetiminin buna direndiğini belirtti. Ardından, Amerikan basınında Başkan Trump'ın Suriye'den bu yönde beklentilerinin bulunduğunu doğrulayan bazı haberler çıktı. Nihayet Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Meşhed televizyonuna verdiği ayrıntılı röportajla, Lübnan'a askerî müdahalede bulunmak gibi bir niyetlerinin olmadığını resmen açıkladı.

Ahmed Şara'nın röportajda altını çizdiği hususlar, Suriye-Lübnan ilişkilerini yeniden zehirlemek isteyenlere karşı da net ve kesin cevaplar içeriyordu:

"Suriye olarak siyasî, diplomatik ve ekonomik kanallarla bölgemizde istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Krizlerin politik çabalarla halledilmesinden yanayız" diyen Şara, ABD'ye ve diğer uluslararası taraflara Lübnan meselesinin çözümü ve düşmanlıkların sona erdirilmesi için somut önerilerde bulunduklarını hatırlattı. Suriye ile Lübnan arasında ekonomik ilişkilerin rayına oturmasıyla birlikte, yaşanan krizin her iki ülkeye olan etkilerinin de azaltılacağını kaydeden Şara, "Lübnan'daki istikrarsızlık, özellikle sınır bölgelerinde bizi doğrudan etkiliyor. Müzakere, gerilimin daha fazla artmasının önlenmesi noktasında tek seçenek" dedi. Lübnan'ın mevcut yönetimi ve Hizbullah'la Şam arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğunun altını çizen Şara, buna rağmen, her iki ülkenin maslahatına hizmet ettiği takdirde diyaloga açık olduklarını belirtti.

Ahmed Şara'nın açıklamaları, Lübnan cephesinde memnuniyetle karşılandı. Başbakan Nevvâf Selâm, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybânî ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, Başkan Şara'nın Lübnan'a yaklaşımını "samimi ve kardeşçe" olarak tanımladı. Lübnan hükümetinden de benzer açıklamalar ve teşekkür mesajları geldi.

Suriye-Lübnan ilişkileri, geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısından günümüze, sancılarla dolu bir seyre sahip:

Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra bugünkü Suriye ve Lübnan'ı manda yönetimi altına alan Fransa, Suriye'yi eyaletlere bölmüş, Lübnan'ı da "Büyük Lübnan" adıyla müstakil bir yapıya dönüştürmüştü. Lübnan'ın iç dinamiklerine sürekli müdahalelerle ayrışmayı derinleştiren Fransa, 1943'te nihayet Lübnan'ı bağımsız bir ülke haline getirdi ve kendisi de Ortadoğu'nun bu en kırılgan ülkesinin üzerinde koyu bir gölgeye dönüştü. Lübnan'ın kopuşu, Suriye açısından Akdeniz'de 225 kilometrelik bir kıyı şeridinin kaybı anlamına geliyordu. Ayrıca Trablusşâm, Beyrut, Saydâ, Sûr gibi kadim İslâm şehirleri de ana bünyeden ayrılmış oluyordu.

1975'te Lübnan iç savaşı patlak verdiğinde, Hâfız Esed liderliğindeki Suriye, bu durumu "Lübnan'ı geri kazanmak için" bir fırsat olarak gördü. Suriye ordusu, bir yıl sonra girdiği Lübnan'da, 2005'te Refik Hariri'nin öldürülmesine kadar neredeyse 30 yıl kaldı. Lübnan bu zaman zarfında Baasçı asker ve bürokratların her türlü gayrimeşru işleri için bir arka bahçe haline geldi. Uyuşturucu ticareti, fuhuş, kumar ve kara para aklama sıradan faaliyetlerdi. Yıllar içinde Lübnan devletinin kılcal damarlarına kadar sızan Hizbullah'la Baas arasında, böylece karşılıklı menfaate dayalı stratejik bir ortaklık doğdu. Hizbullah'ın hamisi İran, bu ortaklıktan hiçbir rahatsızlık duymadığı gibi, Lübnan'daki Sünnî-İslâmcı yapılanmaların Hizbullah-Baas ittifakı eliyle ezilmesine gözlerini kapadı, kulaklarını tıkadı, hatta alkış tuttu.