Kana bulanan sarık

Perşembe günü sosyal medyada aniden karşıma çıkan bir videoda gördüklerime inanamadım: Bir mahkeme salonunda kafes içinde, saçı-sakalı ağarmış bir adam... Üzerinde çizgili hapishane kıyafetleri... Mahkeme başkanının sorduğu sorulara usulca ve edeple cevap veriyor... Kendisine yöneltilen suçlamaları ise sessizce dinliyor, yüzünde herhangi bir his, ifade veya tepki yok...

Bu sahnenin yaşandığı yer, Suriye'nin başkenti Şam'dı, yargılanan kişi de Beşşâr Esed döneminin kudretli ve mütekebbir müftüsü Şeyh Ahmed Bedruddîn Hassûn. Geçtiğimiz yılın 25 Mart günü, ailesiyle birlikte Ürdün'e gitmek üzereyken Şam Havaalanı'nda gözaltına alınan Hassûn, o zamandan beri tutukluydu. Hassûn'un kim olduğunu, Baas rejiminin halka uyguladığı baskılarda nasıl kritik bir rol oynadığını ve makamını ne kadar ucuza sattığını çok yakından bildiğim için, ülkeden kaçamadığı haberini okuduğumda ağzımdan şu cümle dökülmüştü: "Bu adamı keşke yargılayıp assalar!"

Öte yandan, Suriye'nin yeni yönetiminin "dünyaya nâhoş bir görüntü vermemek adına" Hassûn'u affedeceğinden, hatta yargılamak yerine gözlerden uzaklara iteleyip kamuoyuna unutturacağından korkuyordum doğrusu. Hassûn da böyle düşünmüş olmalıydı ki, Baas rejiminin düşüşünden sonra Suriye'den hemen kaçmamış, nihayet ayrılmaya karar verdiğinde Şam Havaalanı'nın VIP salonunu kullanmaya bile kalkışmıştı. Neyse ki korktuğum olmadı. Hassûn, -hak ettiği şekilde- kafes içinde ve halka açık biçimde yargılanmaya başladı. Girişte "gördüklerime inanamadım" deyişim bu yüzden.

Ahmed Bedruddîn Hassûn uzun kariyeri boyunca kafasında kocaman bir sarık ve üzerinde yerlerde sürünen cübbelerle arz-ı endâm ettiğinden, bazı okurlarım "Bu adamı keşke assalar!" deyişimi garipseyebilir. Malum, dinî kisvenin muhataplar üzerinde meydana getirdiği bir tesir var. Dolayısıyla, sarf ettiğim sözü açma adına, Hassûn'un nasıl adi bir savaş suçlusu ve insanlık düşmanı olduğunu anlatayım:

Daha evvel birkaç kez değindiğim için, hayat hikâyesini detaylı yazmayacağım. Sadece, Halepli, Muhammed Edîb Hassûn isimli saygıdeğer bir Nakşibendî şeyhinin oğluyken, gençlik yıllarından itibaren Suriye iç istihbarat servisi Muhâberât'a çalışmaya başladığını, sayısız okul ve medrese arkadaşının hapse düşmesine sebep olduğunu, bu sayede de Baas'a sadakatini ispatladığını hatırlayalım. Babasından tevârüs ettiği şeyhlik makamının üzerine 2005'te müftülüğü de ekledikten sonra, Hassûn artık tamamen Baas'ın gönüllü emir kuludur. Suriye halkı kendisini çok yakından tanımazken, 2011'den itibaren medya ve sosyal medyayı sürekli kullanan, Suriye ordusunun masum sivillerin üzerine bomba yağdırdığı korkunç saldırıları ayet ve hadislerle delillendirip alkışlayan, hapishanelerdeki on binlerce tutuklunun kitlesel halde öldürülmesi için fetva veren... Tüm bunları yaparken de gözünü bile kırpmayan ateşli bir demagog olarak öne çıkar. Halep'teki etnik temizliğin mimarı, "Halep kasabı" unvanlı İranlı komutan Kâsım Süleymânî'ye derin ve içten bir hayranlık besler. Hassûn'u kâh Baas'ın cani şebbîhalarını göklere çıkarırken duyarız, kâh İdlib'e sığınan kadın ve çocuklara "Türk ordusu sizi kurtaramayacak!" diye tehditler yağdırırken...