Emir Timur'a nasıl bakmalı

- Hocam, Fâtiha okuyacak mıyız

- Okuyun, okuyun. Ruhuna giderse gider, gitmezse sevap kazanmış olursunuz.

Her Semerkand ziyaretimizde, Emir Timur'un o koyu yeşil yeşim taşından sandukasının başında durduğumuzda, yukarıda aktardığım diyalog muhakkak yaşanır. Osmanlı kültürü içinde yetiştiğimiz için, "rakip" hükümdarın payitahtında tarihî ihtilafların hafızamıza hücum etmesi, iç dünyamızda titreşimler oluşturması ve kalbimizi çelişkilere sürüklemesi gayet normaldir.

Türk-İslâm tarihinin birçok açıdan belki de en girift ve muamma şahsiyeti olan Emir Timur'un öyküsü, başlı başına sıra dışı ayrıntılarla doludur:

8 Nisan 1336'da, Semerkand'ın güneyindeki Şehrisebz'de dünyaya gelen Timur, Barlas kabilesinin emiri Turagay'ın oğluydu. Yirmili yaşlarında katıldığı bir yağma sırasında atılan iki ok sebebiyle, sağ ayağından ve sağ elinden yaralandı. Bu durum, ömrü boyunca sakat kalmasına ve kendisine "Aksak" lakabının -Timurlenk- yakıştırılmasına yol açacaktı.

(Timur'un kabri, 19 Haziran 1941 günü, Rus antropolog Mikhail Gerasimov başkanlığındaki bir heyet tarafından açıldı. İskelet ve kemikler üzerinde yapılan inceleme sonucunda, sağ bacağının baldır kemiğinin soldakinden daha kısa olduğu tespit edildi. Sağ elinin serçe ve yüzük parmakları yoktu; ayrıca sağ kol dirseğinde de belirgin bir yara vardı. Omuzları geniş olan Timur'un boyu 1,73 metreydi.

Kabrin açılması, Özbekleri dehşete düşürmüştü. Halk arasında yayılan bir rivayete göre, Timur "Kim benim mezarımı açarsa, benimkinden daha beter ordular onun ülkesini işgal etsin" şeklinde bir beddua etmişti. Hadiseden sadece iki gün sonra Hitler'in ordularının Sovyetler Birliği'ni işgali, buna yoruldu. Gerçekten de, Ruslar, Timur'un naaşını yeniden gömmeden, Almanlara karşı kayda değer hiçbir başarı kazanamadılar.)

Sağ bacağındaki ciddi sakatlık nedeniyle, Timur, yürürken bacağını sürüyordu. Bunun sonucunda, sağ omzu sürekli çökük halde yürüdüğü için, sol omzu olağan dışı biçimde yüksekte duruyordu. Timur, aksaklığı yüzünden, adamlarından yardım almadan tek başına ata binemiyordu.

Kendisine "İslâm'ın kılıcı" unvanını yakıştıran Emir Timur'un 45 yıllık askerî kariyeri neredeyse tamamen savaşlarla ve seferlerde geçti. 1370'te Semerkand'ı başkent yaptıktan sonra, Türk-İslâm tarihinin en kudretli devletlerinden birini kurdu. Girdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen Timur'un düzenlediği askerî seferlerde -çatışmalar, salgın hastalıklar, kıtlıklar, yol şartları, mevsim etkileri vb. nedenlerle- en az 17 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. Bu muazzam rakam, 1400'lü yıllarda dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5'ine denk geliyordu.

Delhi, Bağdat, Halep, Şam, Ankara, Bursa, İzmir, Sivas... Hepsinden geçen ve çok büyük katliamlara imza atan Emir Timur, 1402'deki Ankara Savaşı'nda indirdiği darbeyle, henüz serpilme çağındaki Osmanlı devletini fetrete sürükledi. Timur-Yıldırım savaşının, İslâm tarihinde izahı en güç çatışmalardan biri olduğu konusunda bugün genel bir kabul var. Kaldı ki savaş Timur için de pahalıya mal oldu: Gözü gibi sakındığı ve yerine hazırladığı veliaht prens -aynı zamanda torunuydu- Muhammed Sultan, Ankara'da aldığı yaralar sebebiyle ordu daha Anadolu'dan ayrılamadan, Afyonkarahisar yakınlarında hayatını kaybetti.