Bir İslâm davası

Çarşamba günü bu köşede yayınlanan yazım, -tam da yazıda eleştirdiğim kesimler tarafından- tartışma ve cedel malzemesine dönüştürüldü. "Yanlışla doğrunun birbirinden net biçimde ayrıldığı ve safların netleştiği vakit" demek olan "furkan günleri" ifadem bilhassa gündem oldu. Yazımı "Kürtlerin içine yuva yapmış Marksist-Leninist terör örgütü" bağlamına oturttuğum halde, sanki Kürtlerin tamamını ilzam ediyormuşum gibi çarpıtmalara gidildi. Yazdılar, çizdiler, hatta sövüp saydılar…

Yaşanan tartışmaları uzaktan ve gülümseyerek izledim. Karşılıklı atışmaları vakit israfı olarak gördüğüm için, tartışmalara dâhil olmadım. Hatta "Çık, bir şeyler söyle" şeklindeki ısrarlı davetlerini de geri çevirdim. Meramımı haftada iki kez, burada net bir şekilde ifade ediyorum zaten. Kitaplarım, konferanslarım, katıldığım programlar vs. düşüncelerimi açıkladığım platformlar olarak ortada. Sürekli insanlarla iç içeyim. Ayrıca insaf ve izan sahibi çok geniş bir kitle tarafından, yazımın doğru biçimde anlaşılıp yorumlandığını da gördüm.

Fakat gelen eleştirilerden birini buradan cevaplamam gerekiyor: "Sen son aylarda sürekli Doğu Türkistan'ı anlatıyorsun. Doğu Türkistan meselesinin, kendi kazanımlarının peşinde olan Kürtlerin durumundan ne farkı var"

Konu gayet önemli. Gelin, biraz konuşalım. Bakalım, iki mesele birbirine benziyor mu, benzemiyor mu

Bölgeye seyahatimden sonra kaleme aldığım kitapta da detaylı biçimde anlattığım üzere: Doğu Türkistan'da şu anda camiler kapalı, ezanlar susturulmuş, kadın-erkek herkes için İslâmî ölçüler çerçevesinde tesettür ve dinî kisveler tamamen yasak, şehirler kameralarla ve dijital araçlarla gözetim altında, insanların seyahat ve hareket özgürlükleri katı biçimde kısıtlanmış durumda.

İkinci olarak, Doğu Türkistan 1949'da Çin tarafından istila edilmeden önce, bölgede 1933 ve 1944'te kurulmuş iki ayrı "İslâm cumhuriyeti" vardı. Uygur Türkleri, kendi vatanlarında kendi devletleri varken işgale uğradılar.

Ve en önemlisi: Doğu Türkistan meselesi, etnik bir konu olmaktan çok, İslâmî bir dava. Bakın, Doğu Türkistan seyahatim sırasında beni Komünist Çin devleti adına sorgulayan polislerden bazıları Uygur Türkü idi. Sorgu sırasında içimden şu soruyu sordum: "Çin için, bu Uygur'u 'tehlikesiz' kılan şey nedir" Bu sorunun tek bir cevabı vardı: Bir Türk'ten İslâm'ı ve İslâm'ın kendisine kazandırdığı bütün değerleri çıkardığınızda, geride "korkulacak" bir şey kalmıyordu. Çin de zaten, esasen Uygur Türkleriyle İslâm'ın arasını açmaya çalışıyordu.

Nitekim şu satırları bu çok önemli hakikate binaen yazdım:

"Türkiye'de özellikle son yıllarda moda haline gelen bir akım var: Türklüğü ve Türkleri tümüyle İslâm'dan soyutlayan, İslâm'ın çeşitli tezahürlerini "Arap âdeti" şeklinde aşağılayıp dışlayan, Türklerin Müslümanlığa geçişini de "dejenerasyonun başlangıcı" olarak gören bir akım bu. Hatta Karahanlı hükümdarı Abdulkerim Satuk Buğra Han'ı, sırf İslâm'la şereflendiği için yerin dibine batıran ve en ağır ifadelerle itham eden yaklaşımlar mevcut...