Altı Gün'ü yeniden düşünmek

Yakın tarihe "Altı Gün Savaşı" adıyla geçen İsrail saldırıları, 5 Haziran 1967 günü şafak vakti, ilk olarak Mısır hedeflerine yönelmişti. Sabahleyin 07.48'de Mısır havaalanlarını ve askerî pistlerini vurmaya başlayan İsrail savaş uçakları, kısa süre içinde, toplam 14 hava üssünde 189 Mısır uçak ve helikopterini kullanılamaz hale getirmişti. Mısır'ın ağır biçimde yara aldığı ilk saldırıların ardından, savaşa müdahil olmak durumunda kalan Ürdün, Suriye ve Irak orduları da İsrail karşısında varlık gösterememişti. Altı gün sonra, 11 Haziran 1967 günü nihayet silahlar sustuğunda, İsrail'in yakın çevresindeki Arap devletlerinin en kritik toprakları, artık Yahudi işgali altındaydı. Ürdün'den Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü, Mısır'dan Sina Yarımadası ve Gazze'yi, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Lübnan'dan Şeba Çiftlikleri'ni ele geçiren İsrail, birkaç gün içinde sınırlarını 3,5 kat büyütmüştü.

İnsanî kayıp açısından da savaşın bilançosu son derece dengesizdi: İsrail'de 777 kişi ölmüş, 2 bin 586 kişi yaralanmıştı. Mısır, Suriye ve Ürdün'de ise can kaybı 15 bini çoktan aşmış, on binlerce kişi yaralanmış veya sakat kalmış, ayrıca psikolojik çöküntü Arap dünyasının tamamını sarmıştı.

Yaşanan neticeye Arap cephesinden bakıldığında, meselenin başka boyutları da göze çarpıyordu. Devletler arasında siyasî ve ideolojik çekişmeler had safhadaydı. Filistin meselesi zâhiren herkesin dilinde ve gündemindeydi, ancak hiçbir ülke için -o dönemde sadece Kral Faysal'ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı bundan istisna tutmak gerekir- Filistin davası, iktidarların kendi ikballerinden ve maslahatlarından daha önemli değildi. İsrail, Arap dünyası içindeki çekişme ve çatışmalardan ustalıkla istifade etmiş, sonuca da bu sayede kolaylıkla ulaşmıştı.

Aradan geçen 59 yılın ardından, Altı Gün Savaşı'nı yeniden düşünürken, bazı noktalarda herhangi bir değişimin yaşanmaması oldukça hazin: Arap -ve İslâm- dünyası içindeki çatışma ve rekabetler, İsrail'in maslahatına olacak biçimde hâlâ cârî ve geçerli. İşgalin Filistin topraklarındaki ağırlığı, kendisini hissettirmeye devam ediyor. Mescid-i Aksâ başta olmak üzere, Müslümanlara ait dinî ve tarihî mekânlar, Siyonist işgalin tasallutu altında.

Fakat, meseleye İsrail açısından baktığımızda, değişen bazı şeyleri görmek mümkün: Siyonist işgale karşı bugün dünya çapında bir öfke, nefret ve tiksinti var. İşgal edilmiş Filistin toprakları, Yahudiler için artık "ideal vatan" ve "güvenilir ülke" değil; tersine göç giderek yoğunlaşıyor. Yahudiler arasındaki çatışma ve bölünmeler, İsrail tarihinin en yüksek seviyelerine tırmanmış durumda. İsrail'de ekonomik ve sosyal uçurumlar, artık telafi ve tamir edilemez boyutlarda. Aşırı sağın giderek güçlenmesi ve İsrail toplumu içinde "ana akım" haline gelmesi, İsrail'in ömrünü kısaltan başlıca etkene dönüştü. İşgali sürdürmek İsrail toplumunu psikolojik olarak da tükenişe sürüklediğinden, karşımızda dünyanın en hasta, gerçeklikten tümüyle kopmuş ve koordinatlarını yitirmiş toplumu duruyor. Yıllardan beri, şahsî okumam, İsrail'in yıkımının kendi içinden ve iç çatışmalar sebebiyle gerçekleşeceği yönünde.