Dün Ankara'nın başkent ilan edilmesinin (13 Ekim 1923) 103. yıl dönümüydü. Ankara, emperyalizme karşı ulusal direnişin, saraya-sultana karşı ulusal egemenliğin karargâhı oldu. Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinde, üzerine saray-sultan gölgesi düşmeyen ilk meclis durumundaki TBMM'yi Ankara'da açtı. Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu'nun kalbinden, Ankara'dan yükseldi.
ANAKARA'NIN BAŞKENT OLUŞUMustafa Kemal (Atatürk), 22 Eylül 1923'te Neue Freie Presse gazetesi muhabiri Mösyö Lazar'a verdiği demeçte, Türkiye'nin yeni rejiminin anayasaya göre zaten "Cumhuriyet" olduğunu söylemişti. Atatürk aynı röportajında başkent konusunda da şöyle demişti: "Yeni Türkiye'nin başkenti meselesine gelince bunun cevabı kendiliğinden belirir. Hükümet merkezimizi olaylar belirlemiştir. Artık ortada böyle bir konu yoktur. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentidir." (Yeni Gün gazetesi, 27 Eylül 1339 (1923), s. 1)
6 Ekim 1923'te İstanbul'un kurtarılmasından sonra Türkiye'nin başkentinin neresi olacağı tartışılmaya başlandı. TBMM'deki muhalefet grubu, İstanbul'un "Payitaht" olarak kalmasının zorunlu olduğunu ileri sürdü. "Payitaht" kelimesi sarayı-sultanı-tahtı-tacı akla getiren bir kavramdı. Muhalifler, saltanatın kaldırıldığı; tahtın, tacın ve sarayın tarihe gömüldüğü bir ortamda artık "Payitahttan" söz edilemeyeceğini görmek istemiyorlardı. Atatürk'e göre "yönetim merkezi" ile "payitaht" deyimi birbirinden farklıydı. Atatürk'ün Nutuk'taki anlatımıyla "Payitaht deyiminin de yeni Türkiye Devleti'nde anlam ve kullanıma yeri kalmadığını göstermek gerekti."
Ne ilginçtir ki, 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile kendileri ile savaş durumundan henüz çıktığımız İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) de TBMM'deki muhalefet grubu gibi İstanbul'un başkent olarak kalmasını istiyorlardı.
Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve 14 arkadaşının, 9 Ekim 1923 tarihinde Meclis'e sundukları "Ankara'nın yönetim merkezi seçimine yönelik teklif" şöyleydi:
"Lozan Barış Antlaşması'nın eklerinden olan tahliye protokolü uygulaması son bulmuş ve baştan başa yabancı işgalinden kurtulan Türkiye'nin fiilen bütünlüğü gerçekleşmiştir. (...) Diğer taraftan Türkiye Devleti'nin idare merkezi için Büyük Millet Meclisi'nde karar vermek zamanı gelmiştir. Bir devletin merkezini belirlemek için temel olacak düşünceler, yeni Türkiye'nin idare merkezini Anadolu'da ve Ankara şehrinde seçilmesini gerektirir yöndedir. Sözü edilen düşünceler; antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye'nin temel varlığı, memleketin kuvvet kaynakları ve gelişmesini Anadolu'nun merkezinde kurmak gereğini coğrafi ve stratejik durumunun elverdiği iç ve dış güven ve yeteneği konusunda geçmiş olan deneyimler ile özetlenebilir. Bu düşüncelerin her biri başlı başına kesin bir öneme sahiptir. Devletin yönetim merkezinin yeni bir şekilde kurulmasına ve gelişmesine bir an önce başlamak ve iç ve dış tereddütlere son vermek için aşağıdaki kanun maddesinin kabulünü arz ve teklif ederiz. Kanun maddesi: 'Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara şehridir.' "
Bu kanun teklifine göre Ankara'nın başkent ilan edilmesinin belli başlı gerekçeleri; ülkenin kuvvet kaynaklarını ve gelişmesini Anadolu'nun merkezinde kurmak gerekliliği, coğrafi ve stratejik durumun elverişliliği ile iç ve dış güven olarak sıralanmıştı. Ancak gerekçelerin başında, "Antlaşma (Lozan) ile Boğazlar için kabul edilen hükümlerden" söz edilmişti. ünkü "Lozan Boğazlar Sözleşmesi" ile Boğazlardan geçişi düzenlemek için uluslararası bir Boğazlar Komisyonu kurulacaktı ve Boğazların iki tarafında askerden arındırılmış bölgeler olacaktı. Bu durum, İstanbul'un başkent olarak kalmasına engel olarak görülmüştü.
TBMM, 13 Ekim 1923'te Ankara'nın yönetim merkezi olmasına yönelik kanun teklifini kabul etti. Böylece Ankara başkent ilan edildi.
İNGİLİZLERİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ RAHATSIZLIĞIİngilizler, Türkiye'de 13 Ekim 1923'te Ankara'nın başkent ilan edilmesini, 29 Ekim 1923'te de cumhuriyetin ilan edilmesini şaşkınlıkla karşıladılar. Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyeti, İtilaf Devletlerini, özellikle de İngiltere'yi çok rahatsız etti. İngiltere ve müttefikleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanımamak için "Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacaktır," diyen Lozan Barış Antlaşması'nın (Madde 1) onayını olabildiğince geciktirdiler. İngiltere, uzun yıllar boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'ya büyükelçi göndermediği gibi müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Japonya ve ABD'nin de Ankara'ya büyükelçi göndermemesini istedi. İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti'nin fazla uzun ömürlü olmayacağını, kısa sürede yıkılacağını düşünüyordu; daha doğrusu bazı İngilizler böyle umuyordu.
Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasından sonra İngiltere, Türkiye ile diplomatik ilişki kurmak istemedi. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasından 9 gün sonra, 2 Ağustos 1923'te, Paris ve Roma büyükelçiliklerine gönderdiği bir gizli yazıda, Osmanlı İmparatorluğu ile büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler kurmanın normal olduğunu, ancak yeni Türkiye ile büyükelçilik düzeyinde ilişki kurmanın bu "küçük" ve "yoksul" ülkeye fazla değer vermek olacağını belirterek Müttefiklerin Türkiye'ye büyükelçi değil, maslahatgüzar düzeyinde düşük seviyeli temsilci göndermelerini istedi. Curzon ayrıca, "Her halde diplomatik misyonların Ankara'ya gitmeyip İstanbul'da kalmaları arzu edilir," diyerek de Ankara'ya temsilci gönderilmemesini önerdi. (Bilal Şimşir, Ankara...Ankara... Bir Başkentin Doğuşu, 2. Bas., Ankara, 2006, s. 233-234)
İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Henderson da 3 Eylül 1923'te Londra'ya şunları yazdı:
"Ankara'ya sürekli bir görevli atamak için acele edilmesine karşıyım. Londra'ya atanacak Türk Konsolosuna karşılık Ankara'ya bir konsolos atayabiliriz. Bu atama için de barış antlaşmasının (Lozan'ın) yürürlüğe girmesini neden beklemeyelim Bu da gelecek yıl sonunu bulur ve o zamana kadar çok şey değişebilir. (...) Ankara'daki Türkler, İngilizlerden öylesine nefret etmektedirler ki eğer bugünkü hükümet, bizim desteğimiz olmadan ayakta kalabilirse, o zaman burada bir büyükelçilik bulundurmak veya bulundurmamak zaten pek fark etmeyecektir. Bugünkü Türk hükümeti ayakta duramazsa ki, uzun zaman duramaz kanısındayım. O zaman İngiliz Büyükelçiliği hangi şehirde oturursa Türk hükümeti de oraya gelecektir. Bizim desteğimizle Türkiye ayakta kalabilir, ama bizim desteğimiz olmazsa Türkiye'nin anarşiye sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu anarşide bizimle iş birliği yapacak yeni bir hükümet iş başına gelecektir." (Şimşir, s. 242)
Açıkça görüldüğü gibi İngiliz Henderson, Türkiye Cumhuriyeti'nin uzun süre ayakta kalamayacağını düşünüyordu. Türk hükümetinin anarşiye sürükleneceğini ve bu anarşide İngiltere'yle iş birliği yapacak bir hükümetin başa gelmesini bekliyordu. Bu nedenle de "Lozan Barış Antlaşması yürürlüğe girmeden Ankara'ya büyükelçi atamamak gerekir," diyor; bunun da gelecek yıl sonunu bulacağını söylüyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Henderson gibi bazı İngilizler, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanımamak, Ankara'ya büyükelçi atamamak için Lozan'ın onayının ağırdan alınmasını öneriyordu.
Türkiye, Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra Türkiye'deki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinin "yüksek komiser" olarak adlandırılmamalarını istedi. Bunun üzerine İngiltere, İstanbul'daki yüksek komiserlerine "temsilci" denilebileceğini, ancak bu temsilcilere "elçi" veya "büyükelçi" denilmesi için Lozan'ın onaylanıp yürürlüğe girmesini bekleyeceklerini bildirdi.
Henderson, 20 Kasım 1923'te Lord Curzon'a yazdığı bir raporda şu düşüncelere yer veriyordu:
"Ben bugünkü Büyük Millet Meclisi'nin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara'nın da en az iki yıl başkent kalacağını düşünüyorum. (...) Majesteleri temsilcisinin Ankara'ya taşınması, Türk hükümetini ve Mustafa Kemal'i elbette çok memnun edecektir. Ama bu taşınma, majesteleri hükümetinin tatsız ve aşağılayıcı bir taviz vermesi anlamına gelir kanısındayım." (Şimşir, s. 268)

13