"Kayıtsız ve şartsız deyimi ile açıklanan egemenliği, milletin üzerinde tutmak demek, bu egemenliğin en küçük bir parçasını; niteliği, adı ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir..." (Atatürk, 27 Ocak 1923)
TBMM, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdıktan sonra, 4 Kasım 1922'de İstanbul'daki Son Saray Hükümeti (Tevfik Paşa Hükümeti) istifa etti, böylece Osmanlı saltanatıyla birlikte Osmanlı meşruti monarşi düzeninin son hükümeti de tarihe karıştı. Böylece saray (sultan) siyasal denklemden çıkarılarak 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi. Meclis'in yanında, yakınında, etkili ve yetkili bir sarayın (sultanın) siyasal denkleme dahil olduğu bir rejim, cumhuriyet değil, meşrutiyettir.
Peki ama Atatürk, sarayı (sultanı), siyasal denklemin dışına nasıl çıkardı Saltanat nasıl kaldırıldı
ÜSTÜNE SARAY GÖLGESİ DÜŞMEYEN MECLİS: TBMM23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan TBMM'de, daha önceki Osmanlı Mebuslar Meclisi'nden farklı olarak saraya (sultana + halifeye) az veya çok hiçbir yetki tanınmıyordu. Ayrıca TBMM'de "padişah vekili" de yoktu. 23 Nisan 1920'de açılan TBMM, egemenliği "kayıtsız şartsız" millette veren bir halk meclisiydi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 Cumartesi günü, Meclis'te yaptığı uzun konuşmada, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı güne kadar geçen siyasi olayları anlattıktan sonra, TBMM'nin görev ve yetkilerinden söz ederek Meclis'e bir önerge verdi. Atatürk'ün, TBMM'nin niteliklerini açıklayan bu önergesine göre;
1- Hükümet kurulması gereklidir.
2- Geçici de olsa bir hükümet başkanı seçmek veya bir padişah vekili tanımak doğru değildir.
3- Meclis'te beliren milli iradenin doğrudan doğruya vatanın kaderine el koymasını kabul etmek temel ilkedir. TBMM'nin üstünde bir güç yoktur.
4- TBMM, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.
Not: Padişah ve halife baskı ve zordan kurtulduğu zaman Meclis'in düzenleyeceği yasaya göre yerini alır.
Atatürk, 1927 yılında Nutuk'ta, 24 Nisan 1920'de TBMM'ye verdiği ve TBMM'nin kabul ettiği bu önergede, "cumhuriyet" rejiminin saklı olduğunu şöyle ifade etmişti: "Efendiler, bu ilkelere dayalı olan hükümetin niteliği kolayca anlaşılabilir. Böyle bir hükümet milli egemenlik ilkesine dayalı bir halk hükümetidir; cumhuriyettir."
ok açıkça görüldüğü gibi Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, sarayı (sultanı) siyasal denklemden çıkarmaya ve ülkeyi cumhuriyete taşımaya yönelik ilk adımı atmıştı. Bu ilk adımı, diğer adımlar izleyecekti.
Fakat Atatürk bu yolda yalnız sayılırdı. Öyle ki, Anayasa Komisyonu'nun, 18 Ağustos 1920'de Meclis gündemine getirdiği, "Büyük Millet Meclisi'nin Kuruluş ve İşleyişine Dair Kanun Maddeleri" başlıklı sekiz kanun maddesinin gerekçesine göre "TBMM'nin vatanın ve milletin bağımsızlığını kazanmasına kadar sürmesi" isteniyordu. Anayasa Komisyonu'nun bu anlayışı ve görüşü Meclis'te de aynen belirdi. Hatta birçok milletvekili, birinci maddenin başına, "Halifelik ve saltanatın, vatanın ve milletin kurtarılmasına kadar" açıklamasının eklenmesini istediler. Yani TBMM'deki birçok milletvekili, TBMM'yi, kurtuluşa kadar açık kalacak "geçici bir kurum" olarak görüyordu. O günlerde Atatürk dışında neredeyse hiç kimsenin aklında, sarayı (sultan-halife) tamamen siyasal denklemin dışına çıkarıp, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine sahip biçimde TBMM'de kendi kendini yönetmesi; yani cumhuriyet düşüncesi yoktu.
Atatürk, 25 Eylül 1920'de TBMM'de gizli bir oturumda bazı açıklamalarda bulunmayı gerekli gördü:
"Türk milleti ve onun tek temsilcisi bulunan Yüce Meclis'in, vatan ve milletin bağımsızlığını, hayatını kurtarmak için çalışırken hilafet ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok uğraşması sakıncalıdır. (...) Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha bağlılık ve sadakatin korunduğunu söylemek ve belirtmekse bu kişi haindir. Düşmanların vatan ve millet aleyhinde aracıdır. Buna, 'halife ve padişah' deyince millet, onun emirlerine uyarak düşman emellerini yerine getirmek zorunda kalır. (...) Yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler davası ile mi uğraşacak Ali ile Muaviye dönemini mi yaşayacağız (...)"
Meclis Başkanı Atatürk, bu açıklamasından bir süre önce, 13 Eylül 1920'de Meclis'e, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'na (1921 Anayasası'na) temel oluşturacak bir "Halkçılık Programı" sunmuştu. 18 Eylül 1920'de Meclis'te okunan bu program, önce komisyona gönderildi, daha sonra, 8 Kasım 1920'de Meclis'te görüşülmeye başlandı. TBMM, bu programa dayanarak hazırlanan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nu (1921 Anayasası)'nı 20 Ocak 1921'de kabul etti.
REJİMİ DEĞİŞTİREN KANUN: TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun ilk üç maddesi ile aslında Türkiye'de saray (sultan + halife) siyasal denklemden çıkarıldı ve açıkça adı konulmamış olsa da cumhuriyete geçildi.
Madde 1: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü, halkın kaderini kendisi ve doğrudan doğruya idare etmesi ilkesine dayalıdır.
Madde 2: Yürütme gücü ve yasama yetkisi milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve toplanır.
Madde 3: Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti 'TBMM Hükümeti' unvanını taşır."
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun (1921 Anayasası'nın) bu maddeleriyle egemenlik saraydan alınıp millete verildi; saltanat ve hilafetin varlık nedeninin kalmadığı ilan edildi.
Bu gerçeği daha iyi anlamak için Osmanlı Kanun-u Esasi'sinin (Osmanlı Anayasası'nın) ilk 5 maddesini de bilmek gerekir.
Madde1: Osmanlı Devleti bölünmez bir bütündür.
Madde 2: Osmanlı Devleti'nin payitahtı (tahtın merkezi) İstanbul'dur.
Madde 3: Saltanat (egemenlik), halife olarak Osmanlı sülalesinindir. Padişahlık, hanedanın en büyük erkek evladına aittir.
Madde 4: Padişah Hazretleri İslam'ın koruyucusu ve bütün Osmanlı tebaasının hükümdarıdır.
Madde 5: Padişah Hazretlerinin nefsi hümayunu kutsal ve sorumsuzdur. (Maddeler, günümüz Türkçesine uygun olarak özetlenmiştir.)
ok açıkça görüldüğü gibi Osmanlı meşruti monarşi düzeninin temel dayanağı durumundaki Osmanlı Kanun-u Esasi'sinde sistemin en tepesinde babadan oğula geçen "kutsal ve sorumsuz" saray (sultan ve halife olan padişah) vardı. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda ise siyasal sistemde saraya (sultan+halife) yer verilmemişti.
Kanun-u Esasi'nin, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'ya aykırı olmayan maddeleri bir süre daha yürürlükte kalacaktı. Ama Osmanlı Kanun'u Esasi'nin (Osmanlı Anayasası'nın), bu ilk 5 maddesinin neredeyse tamamı, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'na (1921 Anayasası'na) aykırı olduğunu için doğal olarak yürürlükten kaldırıldı. Böylece TBMM, 1921 Anayasası'nı kabul ederek "kutsal ve sorumsuz" sarayı (sultan + halife) siyasal denklemden çıkardı.
SALTANATIN KALDIRILMASI17 Ekim 1922'de İstanbul Hükümetinin başındaki Tevfik Paşa, yakında toplanacak barış konferansına İstanbul ve Ankara yönetimlerinin birlikte çağrılacaklarını dikkate alarak Ankara'dan bir kişinin İstanbul'a gönderilmesini istedi. Atatürk, 18 Ekim 1922'de Tevfik Paşa'ya gönderdiği telgrafta, "Türkiye Devleti, yalnız ve ancak TBMM Hükümeti tarafından temsil olunur..." diyerek İstanbul Hükümetinin teklifini reddetti. İtilaf Devletleri, 28 Ekim 1922'de bir nota ile TBMM Hükümetini, İstanbul Hükümeti ile birlikte Lozan'da toplanacak barış konferansına davet ettiler. Bunun üzerine Sadrazam Tevfik Paşa da 29 Ekim 1922'de bir telgrafla TBMM'ye başvurarak TBMM Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti'nin de Lozan Konferansı'na katılmak istediğini bildirdi.
Atatürk, İstanbul Hükümetinin de Lozan Konferansı'na katılmak istemesi üzerine saltanatın kaldırılmasının zamanı geldiğine karar verdi. Konuyu 30 Ekim 1922'de Meclis gündemine getirdi. Meclis'te uzun ve şiddetli tartışmalar oldu. TBMM, 30 Ekim 1922 Pazartesi günü Atatürk'ün başkanlığında toplandı. Aynı gün 3. oturumda,

15