"Doğudan şimdi doğacak güneşe bakınız... Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum..." (Atatürk, 27 Mart 1933)
Emperyalizm ve onun acımasız sömürü düzeni bugün de devam ediyor. Şu farkla ki, I. Dünya Savaşı'ndan önceki İngiliz, Fransız emperyalizminin yerini, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD emperyalizmi aldı. 1991'de SSCB'nin yıkılmasıyla ortaya çıkan Tek Kutuplu Dünya Düzeni'nde ABD, adeta "dünyanın jandarması" gibi davranmaya başladı. Örneğin, 19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başında İngiliz-Fransız emperyalizminin kendi aralarında paylaşıp sömürdüğü Orta Doğu, 21. yüzyılın başında ABD emperyalizminin etkisi altına girdi. Peki ya çözüm 2017'de çıkan "1923: Kuruluş Ayarlarına Dönmek" adlı kitabımda belirttiğim gibi "Sorun emperyalizm olduğu sürece çözüm Atatürk'tür."(1) Bugün emperyalist baskı ve sömürü altında kalmış, din, mezhep, etnik çatışma ve geri kalmışlık bataklığına saplanmış; bağımsız olamamış, uluslaşıp çağdaşlaşamamış ülkelerin kurtuluş reçetesi hâlâ Atatürk'ün "tam bağımsızlık", "ulusal egemenlik" ve "çağdaş uygarlık" üçlemesidir.
ZALİMLER VE MAZLUMLAR DÜNYASIMustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında Emperyalist Batı'yı "Zülüm Dünyası", onun sömürdüğü ülkeleri ve milletleri ise "Mazlum Milletler" olarak adlandırıyordu.(2) Atatürk'e göre Türk milleti de "Asırlardan beri Doğu'da mağdur ve mazlum olan" milletlerden biriydi.(3) Atatürk, 7 Temmuz 1922'de Sovyet sefiri Aralof'un ve İran sefiri M. İsmail Han'ın şerefine verdiği yemekte Türk ulusunun emperyalizme karşı mücadelesinin, sadece kendi mücadelesi değil, tüm Doğu'nun, "bütün mazlum milletlerin mücadelesi" olduğunu söylemişti: "Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. ünkü müdafaa ettiği dava bütün 'Mazlum Milletler'in, bütün Doğu'nun davasıdır ve bunu sona erdirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir."(4)
Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın ardından 1923'te İzmir'de Türk milletinin Kurtuluş Savaşı'yla "zalimlerden intikam aldığını" belirtmiş, "Bizim intikamımız zalimlerin zulmüne karşıdır. Onlarda zulüm hissi var oldukça bizde de intikam hissi devam edecektir" demişti. (5)
Gerçek şu ki, Mustafa Kemal Atatürk, "Mazlumlar Dünyası"nın "Zalimler Dünyası"na başkaldıran ilk anti-emperyalist önderlerinden biriydi.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı devam ederken, 1 Aralık 1921'de, Ankara'da, emperyalizme ve kapitalizme karşı savaştıklarını şöyle ifade etmişti: "Biz, hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan ve emek veren zavallı (mazlum) bir halkız. (...) Biz bu hakkımızı koruyabilmek, bağımsızlığımızı güvence altında bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurullarımızla bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmayı uygun gören bir mesleği izleyen insanlarız."(6)
Uğur Mumcu'nun dediği gibi "Atatürkçülük eşittir anti-emperyalizm formülüyle açıklanacak kadar açık bir eylem ve öğretidir."(7)
Atatürk'ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı her şeyden önce "emperyalist zulme" karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşıydı. Bu nedenle insanlık tarihinin en onurlu, en haklı direnişlerinden biriydi. Hasan İzzettin Dinamo'nun deyişiyle Türk Kurtuluş Savaşı "Kutsal İsyandı" Yine Dinamo'nun deyişiyle "Kutsal Barışı" amaçlayan bir kutsal isyandı. Uğur Mumcu'nun ifadesiyle de "Cumhuriyetimizin kökeninde anti-emperyalist bir kutsal isyan yatmaktaydı."(8)
Dr. Stephan Ronart, 1936 yılında şöyle demişti: "Eğer (mazlum milletler) Atatürk'ün yolunu, Türk ulusunun yolunu tutarlarsa, Türk ulusu gibi bağımsızlık özlemi çeken bütün sömürgeler, yarı sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşacaklardır."(9)
ÜÜNCÜ DÜNYA'NIN KURUCUSUEmperyalizmin kıskacındaki "Mazlumlar Milletler"in bir üyesi durumundaki Türk milleti, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde, "Zulüm Dünyası"na karşı kazanılan Türk Kurtuluş Savaşı sonunda bağımsız oldu. 24 Temmuz 1923'te Türkiye'nin bağımsızlık belgesi Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla adeta "üçüncü bir dünya" kuruldu. Kurtuluş Savaşı ve Lozan Antlaşması sonrasında kurulan tam bağımsız, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, demokratik-kapitalist ve komünist dünyanın yanında, üçüncü bir dünyanın ilk güçlü temsilcisi olarak ortaya çıkıyordu. "Zülüm Dünyası"na başkaldırıp "bağımsız" olan "Mazlum Milletler" bu üçüncü dünyanın ilk üyeleri olacaktı.
Fransızca "Tiers Monde" denilen "Üçüncü Dünya" kavramı Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu dünyada Amerikan ve Sovyet blokları, NATO ve Varşova Paktı dışında kalan bağlantısız ülkeler için kullanılıyordu. oğu daha yeni bağımsızlıklarına kavuşmuş Asya ve Afrika ülkeleriydi. Ekonomik olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdi. 1970'lerde bu ülkelerin sayısı 100'ün üzerine çıkmıştı.
"Üçüncü Dünya" kavramı, II. Dünya Savaşı sonunda "bağımsız" ve "azgelişmiş" ülkeleri tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştı.
1966'da Cavit Orhan Tütengil, "Üçüncü Dünya" hakkında şu bilgileri vermişti: "Azgelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan 'Üçüncü Dünya' kelimesinin yaygınlık kazanması 1955 yılında toplanan 'Bandung Konferansı'na bağlanabilir. Fakat sömürgecilik dönemini geride bırakarak 'milli uyanış' basamağına ulaşan ya da 'müstevlileri' ülkelerinden atmak için silaha sarılan 'Üçüncü Dünya'yı nitelemek için önceleri kullanılan 'Mazlum Milletler' terimi Mustafa Kemal'e aittir. Bunun içindir ki günümüzde sık sık kullanılan 'azgelişmiş ülkeler' teriminin göbek adı Atatürk tarafından konulmuştur diyebiliriz."(10)
KEMALİZM'İN KÜRESEL ETKİSİKemalizm; emperyalizme karşı "tam bağımsızlık", saltanata karşı "ulusal egemenlik", geri kalmışlığa karşı "çağdaş uygarlık" olarak tanımlanabilir. Bu kurtuluş reçetesi, ister istemez ezilen, sömürülen, geri kalmış "mazlum milletlerin" dikkatini çekmişti. Öyle ki, Türkiye'nin bağımsız olması, Fas'tan Hindistan'a kadar bağımsızlık hareketlerini tetiklemişti. Türkiye, Lozan Antlaşması'nı imzalayıp kapitülasyonları kaldırınca in ve Japonya da kapitülasyonları kaldırabileceğine inanmıştı.(11).
Atatürk'ün kurduğu tam bağımsız, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti ve onun öğretisi durumundaki Kemalizm, "Zulüm Dünyasını" (emperyalist ülkeleri) endişelendirirken, "Mazlumlar Dünyasını" (ezilen sömürülen, geri kalmış ülkeleri) umutlandırmıştı.
Polonyalı sosyolog ve siyaset bilimci Prof. Dr. Jerzy J. Wiatr, Kemalizm'i, "Benzeri ilk defa gelişmekte olan ülkelerde görülen ve tarihi deneyimlerden geçmiş bir gelişme ideolojisi" olarak tanımlamıştı. Wiatr'a göre Üçüncü Dünya'daki geleceğin reformcuları kendi reformlarına 'ideolojik çatı' aradıklarında Kemalizm'e baktılar. Kemalizm'de "ulus yaratma", "modernleşme" ve "sosyal reformların" örneklerini gördüler. Kemalizm'in temel ilkeleri, gelişmekte olan ülkelerin "ilerici programları" için evrensel ilkelerdi. Kemalizm'i gelişmekte olan ülkeler için önemli kılan, aynı zamanda onun Batı hâkimiyetine karşı başarılı bir direnmenin sembolü olmasıydı.

17