ABD emperyalizmi, Venezüella ve Türkiye

"Nihayet barışı korumak için en hızlı ve etkili tedbir, barışı bozacak herhangi bir saldırganın istediği gibi hareket edemeyeceğini kendisine fiilen gösterecek uluslararası teşkilatların kurulmasıdır." (Atatürk, 1935)

3 Ocak 2026'da ABD, bir askeri operasyonla Venezüella Başkanı Nicolas Maduro'yu ve eşini esir alıp ABD'ye kaçırdı.

ABD'nin, bağımsız bir devlet durumundaki Venezüella'yı bombalayıp, devlet başkanını ve eşini bir askeri operasyonla kaçırması ve "Bunlar suç işlediler, bunları biz yargılayacağız!" diyerek ABD'de mahkemeye çıkarması, uluslararası hukukla ve uluslararası antlaşmalarla açıklanamaz. Bunun adı haydutluktur. İşin asıl endişe verici yanı ise bu Amerikan haydutluğuna karşı BM, NATO, Batı'nın büyük bir bölümü ve dünyanın sessizliğe gömülmesidir.

MADURO, VENEZÜELLA, TRUMP VE ABD

Maduro'nun hukuku, adaleti, özgürlükleri, demokrasiyi yok ettiği, bir baskı rejimi kurduğu, ülkeyi mafyaya ve uyuşturucu kartellerine teslim ettiği, Venezüella, dünyanın en zengin petrol ve altın rezervlerine sahip ülkesi olmasına rağmen Venezüella halkının derin bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı, öyle ki son 10 yıl içinde 9 milyon Venezüella vatandaşının ülkesini terk ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro'nun Venezüella'yı içine düşürdüğü bu olumsuz tablo, ABD saldırısını meşrulaştırmaz.

ABD Başkanı Trump'ın, Venezüella halkını düşündüğü için, uyuşturucu kartelleriyle veya diktatörlerle mücadele ettiği için değil, petrol için, ABD çıkarları için ve kendi siyasal geleceği için bu operasyonu yaptığını herkes biliyor. Görünürde "uyuşturucu" gerekçesiyle yapılan operasyonun asıl amacını, ABD Başkanı Trump şöyle itiraf etti: "Venezüella'yı biz yöneteceğiz. Venezüella petrolünü biz satacağız."

Venezüella, ABD Başkanı Trump'un ilk döneminden beri hedefindeki ülkelerden biriydi. 23 Ocak 2019'da, Venezüella'da ABD destekli muhalefet lideri Juan Guaido, kendisini geçici devlet başkanı ilan etmiş, ABD Başkanı Trump da Guaido'yu geçici devlet başkanı olarak tanımıştı. Trump, "ABD'nin ekonomik ve diplomatik gücünü Venezüella'ya demokrasi getirmek için kullanacağını" (!) söylemişti. Trump, 2026'nın başında Venezüella'ya nasıl "demokrasi getireceğini" tüm dünyaya gösterdi!

AMERİKANCI DARBELER

Sorun sadece Trump değildir; sorun ABD emperyalizmidir. ABD, Soğuk Savaş döneminden itibaren "petrol zengini" veya "ABD karşıtı" ülkeleri, darbelerle kendi çıkarına göre şekillendirmeyi bir "dış politika" ilkesi olarak belirlemiştir. II. Dünya Savaşı sonrası ABD tarihi, ABD'nin "demokrasi götürme" bahanesiyle yaptığı sınır ötesi darbelerle doludur. Bugün de ABD Başkanı Trump'un derdi, Maduro'nun diktatörlüğü, uyuşturucu ticareti veya Venezüella halkının kötü koşullarda yaşaması değildir; Trump'un derdi, ABD'nin emperyalist çıkarları ile kendi siyasal çıkarlarıdır.

1953'te İran'da Muhammed Musaddık, 1954'te Guatemala'da J. Arbenz Guzman, 1965'te Endonezya'da Ahmet Sukarno, 1973'te Şili'de Salvador Allende Amerikancı darbeler sonunda devrildi.

Dünyadaki Amerikancı darbeler sadece bunlarla sınırlı değil; ABD ayrıca, 1952'de Küba'da, 1954'te Guatemala'da, 1980'de El Salvador'da, 2009'da Honduras'ta, 1980'da Nikaragua'da, 1989'da Panama'da, 1959 ve 2004'te Haiti'de, 1962 ve 1975'te Peru'da, 1965'te Dominik Cumhuriyeti'nde, 2002'de Venezüella'da, 1954'te Paraguay'da, 1964'te Brezilya'da, 1980'de Bolivya'da, 1973'te Şili'de, 1973'te Uruguay'da, 1976'da Arjantin'de ve daha başka ülkelerde de darbeler yaptı veya darbeleri destekledi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyadaki Amerikancı darbelerin Latin Amerika'da yoğunlaştığı görülmektedir. Ayrıca 2000'lerde Afganistan, Irak ve Suriye gibi ülkelerin Amerikan etkisiyle nasıl paramparça edildiğini de gördük. Dünyadaki Amerikancı darbeler sonunda ABD çıkarlarına karşı gelmeyen liderler ve hükümetler başa geçirildi.

MADURO VE VENEZÜELLA DERSLERİ

ABD'nin saldırganlığı yanında, Maduro'nun, ABD saldırısını kolaylaştıran "yanlışlarından" da dersler çıkarmak gerekir.

1. Hukukun, adaletin, ulusal egemenliğin ve demokrasinin yok sayıldığı bir siyasal düzen, eninde sonunda zayıf düşer ve çöker.

2. Liyakatsiz yöneticiler ve memurlar devleti zayıflatır.

3. Devlet kurumlarının, ordunun ve milli savunmanın zayıflaması devletin caydırıcılığını yok eder.

4. Rüşvet, yolsuzluk, kara para, mafya, uyuşturucu kartelleri... toplumu çürütür.

5. Devletin (petrol ve altın gibi zengin) kaynaklarının ulusun yararına değil de iktidarı elinde tutanlara, belirli yandaş gruplara aktarılması, halkın devlete ve devleti yönetenlere güvenini bitirir. Gerçek şu ki; hukuku, adaleti ayaklar altına alan, ulusun egemenliğini ve demokrasiyi yok eden, liyakatin yerine sadakati koyan, devlet kurumlarını ve orduyu zayıflatan, devlet kaynaklarını eşe dosta, yandaşlara akıtan, zengin kaynaklara rağmen güçlü bir ekonomik düzen kuramayan, toplumu çürüten hastalıklarla kararlılıkla mücadele etmeyen, ulusal birliği sağlayamayan liderler ve hükümetler sadece kendilerini değil, ülkelerini de felaket çukuruna sürüklerler. Venezüella'nın bugün karşı karşıya olduğu da tam olarak budur. "Bütün bunlar olsaydı da Maduro ABD karşıtı olduğu sürece, ABD yine Venezüella'ya saldırır, Maduro'yu indirirdi" denilebilir. Evet, ancak o zaman ABD'nin işi bu kadar kolay olmazdı. Daha güçlü bir Venezüella, ABD'nin işini çok daha zorlaştırabilir ve Venezüella halkı devletine ve liderine sahip çıkardı.

Maduro ve Venezüella dersleri içinde "Ulus devletler bitti!", "Tam bağımsızlığın anlamı kalmadı!", "Orduya yatırım yapmak gereksiz!", "Emperyalizm ve sömürgecilik bitti", "Demokrasi anlamını yitirdi" gibi klasik ezberleri de bozan çok önemli dersler var.

TÜRKİYE'NİN ŞANSI ATATÜRK

ABD'nin Venezüella'yı bombalayıp Venezüella Devlet Başkanı Maduro'yu ve eşini esir alıp ABD'ye götürüp yargılaması tam bağımsızlığın, ulusal egemenliğin, çağdaşlaşmanın, adaletin, liyakatin, ulusal birlik bütünlüğün ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gösterdi.

Türkiye'de bu değerlerin tamamı Atatürk'ün kurduğu üniter, laik, ulus devlet durumundaki Türkiye Cumhuriyeti'nin temel kurucu değerleridir.

Emperyalizme karşı ilk büyük bağımsızlık savaşının önderi Atatürk, tam bağımsızlığın öneminden şöyle söz etmişti:

"Tam bağımsızlık, siyasî, malî, ekonomik, adlî, askerî, kültürel vb. her hususta tam bağımsızlık, tam serbestlik demektir. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğunu ifade eder." (Atatürk, Nutuk, C.I,s.834)

Atatürk'ün "tam bağımsızlık" kadar çok önem verdiği bir diğer ilke de ulusal egemenliktir. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" parolasıyla TBMM'yi açan, saltanata ve hilafete son verip cumhuriyeti ilan edilmesini sağlayan Atatürk, "ulusal egemenliğe" öylesine büyük önem veriyordu ki, 1923'te annesinin mezarı başında yaptığı konuşmada ulusal egemenliği korumak için şöyle yemin etmişti:

"Annemin kabri önünde Allah'ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun."

Atatürk, 16-17 Ocak 1923 İzmit Basın Toplantısı'nda, ulusal egemenliğin önemine şöyle dikkat çekmişti: