Yazar, ABD Türkiye Büyükelçisi Barrack'ın Orta Doğu'ya monarşi önerip Cumhuriyet'e karşı çıkmasını, aslında AKP'nin kendi 'Başkanlık Sistemi' projesinin yansıması olarak görüyor. TBMM'nin 1920'de padişah gölgesi olmayan ilk meclisi olarak kurulup egemenliği millete vermesine karşılık, bugün meclisten soyutlanmış güçlü liderlik rejimine doğru gidildiğini iddia ediyor. Ancak Atatürk'ün cumhuriyet projesini, tarihsel krizde ve savaş koşullarında başarmasının bugün de mümkün olup olmadığını sorması gerekmez mi?
"Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar yok olur..."
(M. Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1924)
Daha önce, "Osmanlı millet sistemine dönün!" diyerek laik Cumhuriyeti hedef alan , "Lozan'ı" ve "ulus devleti" eleştiren ABD'nin Türkiye Büyükelçisi T. Barrack geçtiğimiz günlerde "Orta Doğu'da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: ya merhametli monarşiler, ya da meşruti monarşi türü yapılar..." diyerek bu bölgeye "ulusal egemenlik", "cumhuriyet" ve "demokrasi" değil "monarşi" önerdi. Nedir "merhametli monarşi" Herhalde bir monarkın (kralın, padişahın) tebaasına merhamet göstermesidir! Oysa Türkler, bu bölgede son 106 yılın ilk 25-30 yılı içinde, TBMM'yi açarak, padişahlığı kaldırarak, cumhuriyeti ilan ederek, o cumhuriyeti devrimlerle laikleştirerek ve çok partili demokrasiye geçerek "merhametli" veya "merhametsiz" her türlü monarşiyi ortadan kaldırıp ulusal egemenliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi gerçekleştirdi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, anayasasına göre laik, demokratik sosyal hukuk devletidir.
Peki, ABD'nin Ankara Büyükelçisi T. Barrack'ın bu açıklamalarına karşı AKP neden sessiz kaldı ünkü bugün Türkiye'de geçerli olan ve AKP'nin "Türk Tipi Başkanlık" dediği rejim, tam da Barrack'ın işaret ettiği o "güçlü liderlik rejimleri"nden biri olarak inşa edilmek istenmektedir. "Türk Tipi Başkanlık" denilen bu rejimde Meclis hiç olmadığı kadar zayıflatılmıştır; ulusal egemenlik yok sayılarak Ana Muhalefet Partisi CHP etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve ocuk Bayramı öncesinde "Orta Doğu'da işe yarayan tek şeyin merhametli monarşi ya da meşruti monarşi olduğunu" ileri süren ABD'nin Türkiye Büyükelçisi T. Barrack'a, 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan TBMM'nin, Türkiye'yi meşruti monarşiden cumhuriyete nasıl taşıdığını hatırlatmanın tam zamanıdır.
TBMM: BİR CUMHURİYET MECLİSİMustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarken "ulusal egemenliğe dayalı yeni bir Türk devleti" kurmayı düşündüğünü söyler. İşte Atatürk, bu yeni Türk devletinin temelini 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'yi açarak attı.
TBMM açıldıktan bir gün sonra TBMM Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk) TBMM'de yaptığı konuşmada "Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur" dedi. Bu meclise bir padişah vekili atanmasının doğru olmayacağını söyledi. Böylece TBMM'nin açılmasıyla egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçtiğini duyurdu.
Gerçekten de 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan TBMM, tarihimizde üzerine padişah gölgesi düşmeyen ilk meclisimizdi. Bu bakımdan egemenliğin kayıtsız şartsız millete verildiği ilk meclisti. Tarihimizde 1876'dan beri Mebusan Meclisleri açılmıştı. Ancak bütün o Osmanlı Mebusan Meclislerinin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanan halife-sultan otoritesi vardı. Her ne kadar 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra 1909'da Kanuni Esasi'de (anayasada) yapılan değişikliklerle halifesultanın yetkileri sınırlandırılmış olsa da Mebusan Meclisi üzerine halife-sultanın gölgesi düşmeye devam ediyordu. Bu nedenle Osmanlı Mebusan Meclislerinin tamamı birer meşrutiyet (meşruti monarşi) meclisiydi.
Atatürk'ün Ankara'da, üstelik savaş devam ederken açtığı meclis ise bir Mebusan Meclisi değil, adı üstünde Büyük Millet Meclisi idi. (Meclis ilk açıldığında adı Büyük Millet Meclisi idi, daha sonra başına "Türkiye" ifadesi getirildi.) Bu Meclisin kabul ettiği 1921 Anayasası'nın 1. maddesi "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyordu. Dolayısıyla Atatürk'ün 23 Nisan 1920'de açtığı TBMM, bir meşrutiyet meclisi değil, bir cumhuriyet meclisiydi. Her ne kadar henüz şartlar olgunlaşmadığı için cumhuriyet ilan edilmemiş olsa da TBMM'nin açılma şekli, üzerinde –sembolik de olsa- halife-sultanın hiçbir etki ve yetkisinin olmaması ve bu meclisin 1921 Anayasası ile egemenliği kayıtsız şartsız millete vermesi, TBMM'nin bir cumhuriyet meclisi olduğunun en açık kanıtlarıdır. Nitekim Atatürk, 1923'te ülkenin rejimi ne olacak diye soranlara, 1921 Anayasası'nın 1. maddesini göstererek "Bu maddenin tek bir anlamı vardır: cumhuriyet" diyecekti. TBMM çok zor koşullarda açıldı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM açılırken Türkiye işgal ve isyan ateşi ile kuşatılmıştı.
İSTANBUL'UN İŞGALİ VE ANKARA'DA TBMM'NİN AILMASI16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri İstanbul'u resmen işgal etmişti. O sabah İngilizler Şehzadebaşı Karakolu'nu basıp yataklarında uyuyan Türk askerlerinin üzerine ateş açmıştı. Bu saldırı sonunda 5 askerimiz şehit olmuş, 9 askerimiz de yaralanmıştı.
İtilaf Devletleri İstanbul'u resmen işgal ederken İngilizler, Mebuslar Meclisi'ni basıp Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey'i tutuklayacaktı. İki gün sonra bu iki milletvekili başka bazı tutuklularla birlikte Malta'ya sürgün edilecekti.
16 Mart 1920'de İstanbul'un resmen işgal edilmesi üzerine Padişah Vahdettin, 18 Mart 1920'de "resmi görüşmeleri erteleme" kararı alan Mebuslar Meclisi'ni 11 Nisan 1920'de kapatmıştı. Padişah Vahdettin, anayasanın 7. maddesine dayanarak 4 ay içinde yeniden seçim yapıp Meclisi yeniden toplamak koşuluyla Mebuslar Meclisi'ni dağıttığını açıklamıştı. Böylece bir kere daha en gerekli zamanda ülke meclis denetiminden yoksun kalmıştı.
Gerçek şu ki, işgalci İngiliz emperyalizmi ve işbirlikçi saray, Türkiye'de ulusal egemenlikten korkuyordu. Bu nedenledir ki, Padişah Vahdettin, İstanbul'un işgal edildiği gün "millete güvenin" diyen Rauf Bey'e, "Bir millet var koyun sürüsü... Buna bir çoban lazım, o da benim!" yanıtını vermişti. (Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 2. Kitap, Ankara, 1998, s. 106)
Mustafa Kemal (Atatürk), İstanbul'un işgalinden bir gün sonra 17 Mart 1920'de bir genelge yayımlayarak "İstanbul'un işgalinin Osmanlı Devleti'nin hayatına ve egemenliğine son verdiğini" belirtti; 19 Mart 1920'de ise "Ankara'da olağanüstü yetkili bir meclisin toplanacağını" duyurdu. İşgal altında da olsa, seçimlerin yapılmasını ve her sancaktan seçilen 5 kişinin Ankara'ya gönderilmesini istedi. Ayrıca İstanbul'daki Mebuslar Meclisi'nden gelen milletvekilleri de Ankara'da açılacak Meclise kabul edilecekti.
SARAY HÜKÜMETİNİN İ SAVAŞ HAZIRLIĞI23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasından 12 gün önce, 11 Nisan 1920'de İstanbul Saray Hükümeti, TBMM'nin açılmasını engellemek ve Ulusal Direnişi etkisiz hale getirmek için üç önemli adım attı. Benim, "Saray Hükümetinin İhanet Operasyonu" adını verdiğim bu üç önemli açıklama, Sarayın yayın organı Alemdar gazetesinin 11 Nisan 1920 tarihli sayısına şöyle yansımıştı:
Şeyhülislam'ın Fetvası: Padişah Vahdettin'in onayı ile İstanbul Saray Hükümeti'nin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah'ın, "Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir" diyen fetvası yayımlanmıştı.
Padişahın Hattı Hümayunu: Padişah Vahdettin'in Ulusal Direniş karşıtı açıklamasına yer verilmişti.
Hükümetin Bildirisi Damat Ferit Hükümetinin Ulusal Direniş karşıtı bildirisine yer verilmişti.
Ulusal Direniş karşıtı bu üç önemli açıklama ayrıca bir ferman haline getirilip basılmış ve Anadolu'ya gönderilerek halka duyurulmuştu.
İşbirlikçi Saray Hükümeti sadece bunlarla yetinmemiş, bundan sadece 5 gün sonra, 16 Nisan 1920'de İstanbul'da Divanı Harbi Örfi'nin başına Nemrut Mustafa Paşa'yı getirmiş ve bu mahkeme Ulusal Direnişin lider kadrosunu yargıyı kullanarak etkisiz hale getirmeye çalışmıştı. Bu kapsamda adı geçen mahkeme 11 Mayıs 1920'de Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm edecekti. Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idam kararını 24 Mayıs 1920'de onaylayacaktı. Divanı Harbi Örfi, 1920 yılı yazında Fevzi (akmak) Paşa'yı, İsmet (İnönü) Bey'i, Refet (Bele) Bey'i ve çok sayıda Kuvayı Milliyeci subayı da gıyaben idama mahkûm edecekti.

6