Senin çiçeklerin... Senin rüzgarın...

Hayatın anlamını, hakikatini, nerden gelip nereye gitmekte olduğumuzu, yeniden fark edebilmek için geleneğimizin tavsiyesi; hasta ve kabir ziyaretleridir.

Dün hastane asansöründe aniden omuzuma dokunan küçük sevimli bebeğin, gözlerinin içi gülüyordu mesela. Annesi, 'onkoloji hastası' deyiverdi usulca ve bin bir hüzünle. Bir anda bu küçük dokunuşla kanatlanan sevincim, havada yanarak kül oldu, sonra hemen toparlanıp 'İnşallah şifa bulur, sağlıkla büyür, abi olur' dedim. İçimden Fatiha'lar okudum bebeğe ve annesine...

Her yaştan, her kesimden, her türlü huydan hasta ile karşılaşıyorsunuz hastanelerde. Yaz aylarında sanki daha az hasta vardır gibi geliyor insana, heyhat, yataklar, sıralar, randevular dopdolu, hemşiresiyle, hekimiyle, görevlisiyle gece gündüz ayakta hastane çalışanları... Onlar böyle arı kovanı gibi çalışırken, ipliğin ucundaki günleri ve nefeslerini sorguluyor insan. Hayatındaki tüm ertelemeleri, yarına bıraktıklarını, sonra yaparım deyip çoğu kez unuttuklarını da sorguluyor. Hayatın aslında ne kadar da kısa olduğunu fark ediyor. Edilmemiş telefonlar, çalınmamış kapılar, öpülmemiş eller, bükülmemiş beller, hepsi sıraya giriyor.

Sonra bir doktor muayenesine gitmen gerekiyor, hastanedeki odandan çıkıp bambaşka bir katta, bambaşka bir koridora gittiğinde sanki ülke değiştirmiş gibi oluyorsun. Doktor yazıp çizerken sen onun ardında duran saksıdaki begonyaya bakıyorsun. Öyle güzel ki ah! Yani bu kadar güzel çiçekleri, ağaçları, kedileri bize niçin veriyorsun ki deyip ağlayacağın geliyor. Bize 'üzülmeyin' demek için mi koydun bu çiçekleri yeryüzüne Senin çiçeklerin... 'Buradayım, yalnız değilsin' demek için mi tüm bu binlerce rengi dünyanın, şu yaz ortasında serince esen rüzgar, pencereden gözüken söğüt ağacı, kantinin yanında bekleşen kedicikler, kim onların annesi, niçin bu kadar güzeller Senin rüzgarın. Seni hatırlayalım diye mi bahşettin tüm bu güzellikleri!

Her birinin ne kadar ince jestler, ne kadar alicenap, tertemiz ikramlar olduğunu fark ediyorsun hastanede...

Yan yatakta yatan kırklı yaşlardaki bir adamın hayatını dinliyorsun mesela. Öyle gürül gürül öyle büyük bir rıza ve tevazu içinde ki her cümlesi... Bir iş kazasında bacağının tekini kaybetmiş, ardından kızı evden kaçmış, buna üzülen eşi felç geçirmiş ve iki sene içinde vefat etmiş, yanında sessizce ve tüm terbiyesiyle oturan yirmilerinde bir delikanlı var, oğlu imiş, sanayide çalışırmış, evde yirmili yaşlarda iki engelli oğlu daha varmış. Razıyız biz kaderimize diyor, devletimiz sağ olsun diyor, biraz toparlanalım çalışır ekmeğimizi çıkartırız inşallah diyor. Hey Allah'ım diyorum içimden, bu insanları yanıma nasihat olsun diye mi koydun Sen Hayat dolu her haliyle hamd edip duruyor, sağından soluna dönerken...

Hastanelerde kalbi inceliyor insanın sanki. Gelenlerin yüzlerinden kitap gibi okuyorsun hallerini... İçinden sıcak çorba geçince, hemen birilerine malum oluyor mesela, ummadığın insanların ikram ettiği çorbayı kaşıklarken buluyorsun kendini...

Sonra pencerelerden hiç eksilmeyen gökyüzüne bakıp soruyorsun kendine, kim bilir kaç yüz tane melek vardır şu hastanenin her köşesinde farklı farklı işlere koşuşturan diyorsun. Birden bir tabutun arabaya yüklendiğini görünce tüylerin diken diken oluyor. Yeşil örtünün üzerine bir gelinlik tülü atılmış... Vay diyorsun bir gelinlik kızı götürmeye gelmiş melekler deyip ürperiyorsun. Aynı anda kundağındaki bebekle mutlu mesut bir anne, aynı kapıdan çıkıp uzaklaşıyor... Hayat, doğum ve ölümle birbirine düğümleniyor. Sırlanıyor. Var mıyım yoksa yok muyum diye sendeliyorsun.