''Hiçbir şey seninle kıyaslanmaz...'

Sinead O'connor'ın, ihtida ettikten sonraki ismiyle Sümeyye Sadakat'in dünyaca ünlü hüzünlü şarkısının bir dizesi bu: 'Hiçbir şey seninle kıyaslanmaz'

Şarkıcının kabri Dublin'in Dun Laoghaire yöresindeki Dean's Grange Kabristanında. Onu ziyaret edecekler için anlatacak olursam, kabristanın hemen girişinde Garden denen bir kısım var, sağa döndüğünüzde, ilk sırada sakin bir çimenliğin üzerinde uyuyor...

Bizler annemizi babamızı, atamızı nenemizi Müslüman olarak bulduğumuz, İslam aleminin içinde dünyaya geldiğimizden, sonradan Müslümanlığı kabul ederek ihtida eden kardeşlerimizin neler yaşadıklarına yabancıyız. İsterse çok modern bir ailede, hiçbir dini kaide öğrenmeden büyüyünüz, sokaklarımızda beş vakit ezan okunur, ölüm olduğunda insanlar camiden kaldırılıp mezarlığa götürülür, mevlid okunur, Ramazan diye bir ay gelir her yıl, hiç yoksa bir dostun iftar daveti dolayısıyla da olsa haberdar olursunuz İslam'dan... Ama gurbet ellerde, uzak, yabancı diyarlarda bunların hiçbirisi çıkmaz, çıkamaz karşınıza...

İrlanda'nın coğrafi olarak adalara has yalıtılmışlığı ve Birleşik Krallık karşısındaki dirençli yalnızlığı da hesaba katıldığında üst üste sert kabuklarla kuşatır, zırhlarını üst üste giyer insan kuşkusuz. Dublin sokaklarında gezinirken hep bunu düşündüm; loş ve sükunetli bu ülkede, insan ruhunu hakikate yöneltecek ışığı nerede bulur diye... En çok 'sevgi' kelimesi geldi aklıma, sevginin en büyük devrimci olduğunu bildiğim için belki de. İnsan bir şeyi severse, o sevginin hakikati ruhunu aydınlatır çünkü... Hakikaten de sevecek şeyler, hem de derin şeyler vardı İrlanda'da. Ormanların uğultusu, okyanusun uğultusuna karışıyor orada sanki. Yemyeşil boylu poslu ağaçlar, upuzun insanın bakmaya sanki gözlerinin yetmeyeceği kadar uzun yeşil çayırlarla, girintili çıkıntılı yüzlerce fiyort, gelgitlerle ortaya çıkıp kaybolan kayalıklar, saygılı, güler yüzlü insanlar, pencerelerden sarkıtılmış Filistin bayrakları, şiir, tiyatro... Burada henüz ölmemiş ve uçsuz bucaksız gözüken, pek çok şey var.

Dolayısıyla insan, bu uçsuzlukta pekala müteal fikirlere yönelebilir dedim içimden. Bu kuşatılmışlığın ve gardını kuşanmışlığın sağladığı edebiyat da belki bu yüzden çok orijinal. Joyce ve Beckett, bu atmosferde neşet etmiş, sadece orijinal değil yapayalnızlığın da koygulu sesleri.

İşte belki de; Snead Şüheda Sadakat hanım da, bu yalın tek başınalığın verdiği cesaretle dünyaya kafa tutabilmiş bir sanatçıydı. Babası avukat annesi terzi, kısa süren evliliklerinde dünyaya gelen kızları Snead'ın uyumsuzluklarla, isyanlarla geçmiş bir gençliği olmuş. Bir suçtan dolayı ıslah evindeyken bir rahibe kendisine gitar hediye etmiş ve hayatı o günden sonra, sanatına sarılarak akıp gitmiş...