Yazar, hac ibadeti ve Medine-Mekke ziyaretini insanın varlıksal anlamının kabulü ve manevi yeniden doğuşu olarak tasvir eder. Kişisel hac anlatısı aracılığıyla kulluğun icmal edildiği, insani egonun kırıldığı bir dönüşüm noktası olarak görür. Ancak bu denli içsel ve hiyerarşik bir ruhsal deneyim, farklı kültürel ve coğrafi arka planlardan gelen milyonlarca hacı için gerçekten aynı anlama mı işaret etmektedir?
Hac yolculukları başladı. İlk hacı kafilesi yola çıktı. Her sene olduğu gibi son güne kadar ümidimi kaybetmeden, belki bir mucize olur da yollar açılır ve ben de giderim o kutlu yolculuğa diye bekleyeceğim bu yıl da. Hac dünyanın en güzel yürüyüşüdür çünkü...
Kimi ve neyi bulmak için yürür insan... Dünyanın bütün yollarını ısrarla yürürken, nedir muradı
Kabe'nin eteklerine ilk kez vardığımda şöyle düşünmüştüm: "Ömrümün bütün yollarını meğer Beytullah'a varmak için yürümüşüm."
Kabe'nin dört tarafına gelip dayanıyor dünyanın bütün yürünmüş yolları. Sonra; yedi denizlerden, yetmiş bin dağlardan gelen hacılar, semada birer küçük yıldız gibi dizilerek, ahenkli tekbir uğultularıyla, Lebbeyk'lerle dönmeye, tavaf etmeye başlıyorlar. Spiral şeklindeki bu dönüşler, öyle zannediyorum ki, arşa kadar çıkan manevi bir merdiven kuruyor... Kabe-i Şerif, göğü yere bağlayan "axis mundi" haline dönüşüyor, ana eksen... Kutsal olduğu kadar, asal ve asli, madde ile mananın iç içe geçiştiği temel koordinat mıntıkası...
Hac için yola çıkarken, evime dönüp son kez baktığım anda, sanki ölmüşüm de ahirete doğru akıyormuşum gibi gelmişti... Yıllardır okuduğum Kevser Suresi'ne, Kureyş Suresi'ne gidiyordum sanki, Fatiha'nın içine doğru... Sanki Mekke-i Şerif'e, Medine-i Münevvere'ye vasıl olduğumda, sahabelere rastlayacakmışım gibi, sanki onlar hiç gitmemiş hep oradalarmış gibi, sanki Ravza-i Mutahhara'sında bizi bekleyen son Peygamber, bizleri tek tek tanıyor, tek tek isimlerimizi biliyor, sanki başımızdan geçen her şeyi daha biz anlamadan zaten anlıyormuş gibi... Sanki O da (sav) bizi bekliyormuş gibi, sanki doğduğumuz eve, asli memleketimize gidiyormuşuz gibi... Bir heyecan, bin bir heyecan...
İlkin Medine-i Münevvere'ye varmıştık, Ravzai Mutahhara'nın kapısının önünde, açılmasını beklerken geçirdiğim kelebek dakikalarını hiç unutamam. Aman Ya Rabbi, birazdan Sevgili Peygamberimizin (sav) yanına mı gidecektik yani, içimden yapmam gereken tüm ritüelleri tekrar ediyor, duaları ezberliyor, ama ne yazık ki her seferinde heyecandan unutuyor, sonra da ağlamaya başlıyordum...
Kapı açılınca tüm hanımlar hızla koşmaya başlamışlardı, ne olduğunu bilmeden onlara katılmıştım, sonra yüksek bir yer görünce, hemen oraya çıkıp namaza durmuştum, kıldım, kıldım, ama nedense kimse oraya ilişmiyor, ileriye doğru gidiyordu, selamdan sonra şöyle bir baktım ki yeşil renkli halılar yani Ravzatül Mutahhara biraz daha ilerideymiş. Oraya vardıktan sonra öğrendim ki yüksek kısım Ashab-ı Suffe'nin namaz kıldığı kısım imiş, ilim talebesi oldukları için durdukları yer hürmeten yüksekte bırakılmış... Sonraki geldiğim yıllarda mescidi genişletmek için buraları düz hale getirmişlerdi, Suffe'yi çok aradım ama bulamadım. Cennet bahçelerinden bir bahçe olan Ravza'ya diğer hanımlara göre biraz gecikişim, bende çok güzel bu hatıra bıraktı, Ashab-ı Suffe'yi sırra kadem basmadan evvel ziyaret etmiş oldum...
Sevgili Efendimize (sav) kavuşunca, insan bir daha hiçbir yeri sevmem zannediyor. Hatırlıyorum da içimden diyordum ki; "eyvah, galiba Kabe'yi bu kadar sevemem ben"... Gönlüm Ravza'da kalmıştı çünkü. Ravza'da aşkın kokusu vardı.

3