Güneş tutulması, KÜSUF

12 Mayıs 1975 günü güneş tutuldu... Hayatımın ilk tutulması. İlkokul ikinci sınıftayım. Çanakkale, Çardak, Gazi Yakup Bey İlkokulu...

Büyük sınıflar günlerdir heyecanla bekliyorlar bu günü, "büyük tatil"e çok az kala, karnelerimizi yazmakla meşgul olan öğretmenlerimiz, dersleri yazlık bahçede kitap okuyarak, resim yaparak, şarkı söyleyerek geçirmemize göz yumuyorlar... Yine de gürültü eşiğini aşmadan sallanıyoruz salıncaklarda, kum havuzunda uzun atlama, arka bahçedeki harita odasında peri kızı kovalama, ağaç kapmaca, yağ satarım bal satarım, fırsatını bulursak orta kapıdan karşıdaki küçük dükkâna kaçarak birkaç lokum almaca...

"Hocam" veya "öğretmenim" değil, "efendim" derdik... Öğretmenlerimize efendim diye hitap etmemiz istenirdi. "Efendim, bugün güneş tutulması olacaktı ya... İsli camlarımızla geldik evlerimizden efendim. Güneşe bakacağız efendim arkadaşlarımızla..."

Hava Gözlem Kolu olan arkadaşlarımızın gurur günü. Birer astronomi uzmanı edasıyla dolanıyorlar bahçede... Tepesinde rüzgârgülünün ve horoz figürünün olduğu madeni kulenin etrafında dün geceden hazırlanmış isli camları kontrol ediyorlar, herkes onların etrafında pervane...

Derken beklediğimiz an geliyor. Kulenin etrafına heyecanla birikmiş çocuklar... Biraz daha kararıyor sanki hava, insanı üşüten bir şey başlıyor...

"Başladı, başladı..." diyerek dışarı çıkıyor öğretmenlerimiz bile...

Kırık şişe parçaları, kırık cam bardakları bir gece evvelden ise tutularak karartılmış nesneler, o zamanın en bilimsel alet edevatına dönüşüyor aynı anda... Büyük sınıflar, ilkin kendileri bakıyorlar göğe doğru tuttukları camlara... Sonra da büyük bir olgunlukla küçük sınıflardaki bizlere veriyorlar, camları nasıl tutmamız gerektiğini anlatarak...

Kalbim güp güp atıyor... Ay, güneşin önünden mi geçecekmiş diyorlar, ayın gölgesi mi vuracakmış güneşin üzerine... İsli camdan güneşe bakarken aklıma Neil Armstrong geliyor. Şimdi uzay gemisiyle şuradan geçer mi acaba

Daha okula gitmediğimiz günlerde, Babamın bizi götürdüğü Bağlarbaşı'ndaki yazlık sinemanın antraktlarında seyrettiğimiz şu meşhur astronot... Ay'a ayak basan ilk adam. "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım" derken hoplaya zıplaya Ay'ın üstünde yürüyen şu astronot. Babam, çok heyecanlanırdı bu kısa belgeselin gösterildiği film aralarında. Sandalyesinden kalkar, kız kardeşimle beni derhal kucağına alır, "Bakın insanlık Ay'a çıktı, bu da meşhur astronot Neil Armstrong..." derdi...

Tam isli camla gökyüzüne bakıyordum ki annem dişi bir kartal gibi bir hışımla okula gelmiş, bahçede beni bularak sıkı sıkıya hırkamı giydirdikten sonra da hızlıca eve uçuruvermişti...

Kapıyı açtığımızdaysa, o günlerde bizde misafir olan rahmetli anneannemi seccadesinin üzerinde namaz kılarken bulmuştuk... Zaten kar tanesi kadar beyaz olan siması iyice uçmuş gitmiş, adeta şeffaflaşmıştı... İçinde huzursuz balıkların dolandığı bir akvaryum gibiydi yüzü. Bize susmamızı işaret ederek yanına oturttu derhal, kız kardeşim de diğer yanında minik avuçlarını açmış âminlerle sallanıyordu, bebekse yanlarında uyuyordu...

"Dua zamanıdır" diye fısıldadı anneannem Zeynep Hanım... Bir şeyin içinden geçiyorduk sanki, odanın içinde bir oda daha vardı da, ona girmiştik sanki... Tedirgin olmuştum. Üşümem artmıştı. Olağanüstü bir şey vardı. Hava gölgelenmiş, rüzgâr başlamış, denizin mavisi kaçmış, içinde buzlar dövülen kırçıl bir kâseye dönmüştü İskele açıkları... Ve kuşlar, serçeler, karabataklar, mekeler, huzursuz haldeki sürüleriyle çığrışarak, sağa sola uçuyor, sanki konacak yer bulamıyorlardı. Sanki yer bitmişti kuşlara... Güneş tutuluyordu...