Gözüm arkada kaldı...

Unuttuğumuz, eski zamanlarda kalan deyimlerimiz vardır, 'gözüm arkada kaldı' da bunlardan birisi... Büyük ihtimalle; hasrettendir, meraktandır, ruhun mum gibi titremesindendir, hasılı rikkattendir... İçinizden gelir, taşar, tıpkı dalgaların sahile vuruşuna benzer. Kendinizi tutamazsınız. Mecburi bir gidişle ilgili, boyun büktüğünüz kaderiniz, kalbi yaran vedadandır:

'Gözüm arkada kaldı' der insan... 'Gözüm arkada kaldı...'

Belki bin türlüsü vardır görme'lerin... Gençlikteki coşkulu tutkular; yüzümüzü hep öne ve hep ileriye baktırsa da, gemiyi hayat üzerinde asıl yüzdüren şey; en arkada ve dipte dönüp duran uskurudur. Uskur, sürekli karıştırıp döndürdüğü zamanın içinde, spiral oyuklar, dönenceli yollar açıp durur. Bambaşka görmeler sağlar bu hal bize... Geçmişle yüzleşme, geleceğe dair kurulan hayaller, metruk pişmanlıklarla yeni yol haritaları, eski ile yeni diyelim kısaca, iç içe geçer ve ruh dediğimiz şey, bir görüş atlası gibi açılır önümüze... Göz, görür. Ruhunsa görüşleri vardır.

Aynı şeye baktığında, her defasında aynısını mı görür insan İlk çekildiği gündeki gibi midir eski fotoğraflarınız Kütüphanenizdeki kitaplar on yıl evvel okuduğunuz halleriyle mi durmaktadır Çocukken neşeyle söylediğiniz şarkı, kırk yıl sonra niçin gözünüzden yaş getirir

Biriktirerek görürüz. Zaman geçtikçe, görmek bir maruz kalış hali olmaktan sıyrılır yavaş yavaş... Hayat durulup sakinleştikçe, eskiden gördüklerimize bir kere bir kere daha bakma şansımız olur ki her zaman şans da denmeyebilir bu duruma, pişmanlıkların, vazgeçişlerin, hüzünlerin, unutmak istediklerimizin içinden yeniden geçebilmek mesela, çoğu kez cesaret ister... Bir asansör gibi zamanın içinde aşağı yukarı doğru hareket ederken ruh; sıkça söyleyeceği şey şudur büyük ihtimalle: 'gözüm arkada kaldı...'

Rüyalarımız da bir görme biçimidir öte yandan. Mazi ile geleceğin birbirine karıştığı o zamansızlık buutunda, sanki askıya takılmış elbiseler kadar itaatkarızdır Gördüren'e. Tüm ağırlıklarımız kalkmıştır her şeyden önce, ölüler dirilmiş, gidenler dönmüş, uzaklar yakın olmuştur, konuşmak isteriz sesimiz çıkmaz, koşmak isteriz gücümüz yetmez her nasılsa...

Rüya bize gördürülendir.

Zaman ve mekan lenslerinin iptal edildiği bu görme biçiminde tam olarak bilinçsiz olduğumuz da söylenemez, sözgelimi hatıralarımız küçük ve güçsüz çıpalar gibi olsalar da yine de işlev görürler. Hatırlarız. İrademizin, edilgenliğe, muğlaklığa en yoğun şekilde maruz kaldığı rüyalarımızda, ruhumuzun derlenip toparlandığı, 'ben'e dair şuurun bir küçücük de olsa kalp gibi attığı yegane imkandır 'hatırlamak'. Bu bağlamda, İnsan ben'i, adeta hatıralar mürekkebidir diyebiliriz...

'Ben', hatıralarla kurulur.

Ve zannedildiğinin aksine oldukça mütevazi, çekingen, güçsüz hatta acıklı bir iştir bu. İnsanın kendi kendini yakalaması, nice alınları terletir.

'Ben' demenin ayıplandığı, doğru bulunmadığı bir terbiyenin müdavimleri olarak, Ben'e dair nazar etmek çok kolay olmasa da, 'ferdiyyet' hakikati, Yaratıcımızın var kılarken her birimize tek tek bahşettiği 'biricik'liğe has yaratım sanatını temaşa etmek de diyebiliriz edebiyata aslında, edebiyat bir seyrediş sanattır bu yüzden. Pişmanlıklarımız ve korkularımız, merakımızın verdiği cesaretten ağırdır, çoktur... Lakin 'men arefe nefeshu fekad araefe rabbehu', yani 'ancak nefsini bilen bilir Rabbini' sırrı da bize ışık olsun, yol olsun...

Hatıra, hafızayı dokuyan, bitiştiren merdivene benzer. Hatıra ile hafızanın ilişkisi, bilgi ile bilinç arasındaki ilişki gibidir. 'Nakşolmak' deriz. Kalbimize nakşolur, alnımıza nakşolur bazı olaylar. Hareketliliği kesildiği veya kısmen azaldığı demlerde, başımızdan geçen olayların veya tanıklıkların, zamanın akarak soğumasına paralel, giderek bir tür tecrübeye, bir tür sağlamaya dönüştüğünü fark ederiz. Yargıdır bu. Veya olguyu kabulleniş... Bununla birlikte hayat ve değerler dünyamız, kesinleşmiş yargı ve olgulardan müteşekkil bir heykeller bahçesi de değildir. Böyle olsaydı hayatı ve kendimizi anlamak belki çok daha kolay olurdu. Tek bir görüşle, tek bir bakışla işin içinden çıkardık. Halbuki kader dediğimiz o büyük ve büyükten de büyük muhteşem harmoni, küçük ve sınırlı akıllarımızla asla yatıştıramayacağımız uçsuz bucaksız bir okyanustur...