Barış toplumunu nasıl inşa edeceğiz

Zonguldak'ta fındık toplamaya gelen gündelikçi ırgatlara karşı yapılan sözlü ve fiziksel saldırı hepimizin vicdanını yaraladı ve hep birlikte utandık. İsyan ettim bir anne ve büyükanne olarak, hepimizin evladı, kardeşi var, bu şekilde aşağılanma, bu şekilde korkutulma ve şiddet bize uygun değildir. Çünkü biz Anadolu kıtasında ırkların, dinlerin, dillerin, meşreplerin kaynaştığı bir kavşaktayız. Bu toprakların gerçeği, bir arada yaşayabilmek sanatından geçer...

Bendeniz toplumsal bütünleşmenin, en kısa zamanda insani düzeyde gerçekleşebilmesi adına dua ediyorum. Ayrıca dayanışmanın, birlik ve beraberliğin sadece yasalarla veya devlet emriyle gerçekleşebileceğine de inanmıyorum. Atılan çok değerli adımların, katedilen çok kıymetli yolların en kısa zamanda ünsiyet kazanması gerekiyor zira. Kanunlar veya yasal zemin boyutundan, gönüllere inmesi gerekiyor bu toplumsal dayanışma ruhunun... Şuurun, inancın. Kardeşlik hukuku kavramının vicdanımızın tartısı olması gerekiyor.

Toplumsal dayanışma ve barış süreçlerinde bizleri birleştirecek olan şey kalplerimizdir. Her meseleyi aklın cetveliyle ölçüp tartmak zordur, hele ki tarih üzerinden, geçmişte yaşananlardan dolayı sürekli hesaplaşma dili, acıları yarıştırma jargonu, yaraları yeniden kanatmaktan başka bir işe yaramaz.

Ve gönül! Gönülleri nasıl tamir edeceğimiz üzerine hep birlikte zihin yormamız gerekmiyor mu Gönül bambaşka bir şeydir. Orada aritmetikten başka bir şey işler, çünkü en nihayetinde insan insana benzerdir ve bu büyük benzeşim, oturup konuşmaya, halleşmeye, dertleşmeye, barışa imkân sağlar...

Bu hafta içinde Adilcevaz Belediyesinin düzenlediği bir festival vardı mesela. Spordan gastronomiye, turizmden, kültüre, sanata kadar çok geniş yelpazesi olan bu festivalin başlığı: 'Adilcevaz'da buluşalım' idi. Genç ve başarılı bir başkan olan Abdullah Akbaba, 'Terörsüz Türkiye' adımlarının, bölge için ne kadar değerli olduğundan söz etti. Barış havasının ne kadar olumlu şekilde tüm bölgede hissedildiğinden bahsetti. Adilcevaz'da buluşalım ismi bile başlı başına bir davet anlamını taşıyordu, bunu yürekten tebrik ettim ve çok değerli buldum. Çünkü bu festival ulusal ve uluslararası katılımlı bir festival görünümündeydi. İnsanları buluşturuyordu. Adilcevaz'ın harika konumu, Van Gölü'nün yanında adeta deniz kıyısındaki bir kent görünümüyle çok havalıydı doğrusu... Yolu bahtı açık olsun.

Bu davetkâr kültürel şenlikler, buluşmalar bizi bize yakınlaştırsın inşallah... Buluşacağımız güzellikler aslında o kadar çok ki...

Bugün sizlere, bir edebiyatçı olarak okurken; Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber gibi bir aşk destanlarına çok benzettiğim bir Kürt hikayesi olan Siyabend u Xece'den yeniden bahsedeceğim.

Bendeniz Prof. Said Ramazan el-Buti'nin kaleme aldığı şekliyle okumuştum bu halk masalını. Buti, küçüklüğünde dolunaylı gecelerde annesinden dinlermiş bu hikayeyi, masalın son kısmı halk arasında ilahi ve şarkı olarak da söylendiğinden, yıllar sonra aklında kaldığıyla kaleme almış. Fıkıh, siyer, din usulü ve medeniyet konulu 70 civarında eseri olan Prof. Buti, eserin baş kısmına niçin böyle bir şeyi kaleme aldığına dair güzel bir giriş yazmış. Burada İhtiyar Buti, Genç Buti ile konuşuyor, bunca yıl ciddi ilmi eserler kaleme aldın da bu yaşında bunca ilimden sonra niçin bir aşk masalı yazıyorsun diyor kendi kendine.

Kitabı Abdülhadi Timurtaş çevirmiş Türkçe'ye. Arapça, Türkçe ve Kürtçe aşinalığıyla bu masalı değişik şekillerde dinlemişliğim var farklı ninelerden. (Masalları en iyi muhafaza edenlerdir nineler) Daye Kumru'dan dinlemiştim en son Van'da... Masallar, birbirine kardeştir, akrabadır; Ferhat ile Şirin, Leyla ve Mecnun, Kerem İle Aslı, Tahir ile Zühre, Mem u Zin gibi Siyabend û Xecê de birbirine kavuşamayan aşıkları anlatırlar... Onların farklı dillerde olduğu zannedilse de, dil gönüldür adı üstünde ve sevda her lisanda da birdir...

Gelelim özet olarak konuya: Zavallı yetim Siyabend'in daha çocuk yaşlarda dağlarda yabani hayatın içinde geçen yılları, ejderhalarla ceylanlarla arkadaşlık eden bir yiğit olarak Muş Emirine sırdaş oluşu, uğradığı haksızlıklar karşısında onurundan başka sığınacağı hiçbir şey bulamayışı, sonunda iyiliği ve güzelliği keşfettiği Xecê ile Süphan dağını aşmaya karar verişleri ve o dağda sır oluşlarıdır masalın konusu.