Türk devlet aklı ve denge...

Türkiye'nin İran krizisindeki sessiz gücü, sert çatışmalardan uzak kalmayı başarabilmiş bir denge aklının işareti midir, yoksa küresel sistem içinde İsrail'in çıkarlarını koruyabilecek başka stratejilerin de mı oyunda olduğu sorgulanmalı?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Türkiye'nin İran krizi sürecinde sadece söylem değil stratejik diplomasi yürüttüğünü, Erdoğan-Fidan-Kalın ekseninde bir denge gücü ortaya konduğunu iddia ediyor. Bu iddianın temelinde Türkiye'nin tarihsel reflekslerini yeni dönemin gereklerine uyarlayarak denge kurucu rol oynamasıdır. Ancak bu sessiz diplomasinin hangi çatışma potansiyellerini gerçekten çözdüğü ya da sadece ertelediği sorusu açık kalıyor.

Her şeyden ve herkesten söz ediyor, küresel değişim ve dönüşüm sürecinde yeni ve eski aktörleri tartışıyoruz. Ancak üzerinde özellikle durmamız gereken asıl mesele, Türkiye'nin devlet aklının temsil ettiği denge gücüdür...

İran özelinde bakıldığında, kendine has stratejileriyle hareket eden bu ülkeyi anlamaya çalışırken Türkiye'nin attığı adımları dikkatle incelemek gerekir. İran'a yönelik eleştirilerim oldu; bunu daha önce de ifade ettim. Ancak İsrail ve siyonizmin sert ve meydan okuyucu tutumunun belirginleştiği bu dönemde, İran'a dair eleştirileri -bir süreliğine- geri plana bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün tartışılması gereken, eleştirilerden ziyade Türkiye'nin devlet aklının nasıl işlediğidir...

Türkiye'nin devlet yapısının temelinde ilke vardır. Bu ilkeyi her zaman açık biçimde görmesek bile, Türkiye'nin varlığı başlı başına bunun kanıtıdır. Bölgede huzur, barış ve istikrarı güvenlik ve diplomasinin temel unsuru olarak gören bir anlayıştan söz ediyoruz. İran'ın kamuoyu ve sosyolojisini iyi analiz eden Türkiye'nin, İsrail ve ABD saldırılarını kınaması; bunun ötesinde arka plan diplomasisi ve güvenlik stratejileriyle yön gösterici bir rol üstlenmesi dikkat çekicidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ilm-i siyaset anlayışı, siyasi tarih okuması yapan herkesin fark edebileceği bir çizgidir. Bu yaklaşım, Sultan Abdülhamid Han'ın siyaset tarzını hatırlatan bir yöntemle günümüze taşınmaktadır... İran konusunda verilen destek yalnızca söylem düzeyinde kalmamış; Dışişleri Bakanlığı ve özellikle Hakan Fidan'ın yürüttüğü arka plan diplomasisiyle somut bir stratejiye dönüşmüştür. Âdeta bir satranç oyunu gibi, hangi hamlenin ne zaman yapılacağı ve hangi aktörle nasıl bir yol izleneceği dikkatle kurgulanmıştır...

Süreç boyunca yürütülen diplomasi trafiğine bakıldığında; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın arka planda gerçekleştirdiği temaslar, alınan tedbirler ve yapılan yönlendirmeler Türkiye'nin görünmeyen ama etkili bir aktör olduğunu ortaya koymaktadır.

Görünürde ise iletişim siyaseti öne çıkmaktadır. Türk medyası, İran meselesinde dikkat çekici bir sınav vermiştir. Bu durum, Türkiye'de siyasetin psikolojik zeminini oluşturan önemli unsurlardan biridir. Medyanın toplumun doğal reflekslerine dayanarak hareket etmesi, Erdoğan döneminde inşa edilen siyaset anlayışının bir sonucudur. Bu yaklaşım, İran içindeki konsolidasyona da dolaylı katkı sağlamıştır. Nitekim İran Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'ye yönelik övgüsü de bu zeminde anlam kazanmaktadır...

Eğer Türk medyası ve siyaset kurumu toplumun doğal reflekslerine uygun hareket etmemiş olsaydı, bugün İran'da farklı senaryoları besleyen aktörlerin daha fazla güç kazandığını görebilirdik. Bu nedenle bu süreci, Türkiye'nin siyaset yapma biçiminin temel unsurlarından biri olarak okumak gerekir. Türk devlet aklı tam da bu şekilde işler...

Türkiye'nin en belirgin özelliği denge kurma kabiliyetidir. Coğrafi konumu ve yeni dünya düzenine entegre olma isteği, onu uçlardan uzak durmaya ve "altın orta"yı bulmaya yöneltmektedir. Nitekim tarihsel olarak da çatışmaların nihai çözüm noktası bu denge hattı olmuştur; uçlarda yaşanan mücadeleler, sonunda orta noktada buluşmak zorunda kalır.