Yazar, Avrupa'nın sistemsel krizini ve ABD-İsrail ittifakının küresel dengeleri değiştirmesini analiz ederek, yeni dünya düzeninde Türkiye'nin artan önemini vurgulamaktadır. Avrupa'nın insan hakları ve özgürlükler temelinde kurulu değerler sisteminin çöktüğü ve güvenilirliğini kaybettiğini ileri sürmekte, ancak Türkiye'nin bu boşluğu doldurmak için gereken uzun vadeli ve kapsayıcı vizyona sahip olup olmadığı sorusu yanıtsız kalmaktadır.
Dünya, güç dengeleri ve değerler sisteminin sarsıldığı köklü bir değişim süreci yaşıyor. Alışıldık güç dengeleri sarsılırken, değerler sistemi de ciddi bir sınavdan geçiyor. Avrupa'nın yaşadığı kırılma ise bölgesel değil, sistemsel bir krize işaret ediyor.
İşte tam da bu kırılmanın odağında, cevap bekleyen sorular beliriyor.
Avrupa merkezli dünya doktrini neden çöküyor Son yüz yılda insan hakları ve özgürlükler söylemini dünyaya sunan Avrupa, bugün neden bu ölçekte bir krizle karşı karşıya Görünen o ki artık yeni fikir üretemiyor; güvenlik, refah ve istikrar kurgusunda adil ve ikna edici çözümler ortaya koyamıyor. Dahası, kendi güvenliği dâhil pek çok alanda Anglosakson ve Siyonist ortaklığın dayatmalarına karşı koymakta zorlanıyor.
Gazze bu açıdan ağır bir sınav oldu. Avrupa, sürecin başında âdeta "üç maymunu" oynadı. Ancak toplumlar ve halklar seslerini yükseltmeye başlayınca önce bu tepkileri bastırmaya yöneldi, ardından bunun sürdürülemez olduğunu görerek söylem ve eylem düzeyinde kısmi bir değişime gitme ihtiyacı hissetti. İtalya bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. İsrail ile savunma anlaşmasına ilişkin aldığı karar, aslında toplumsal baskıya kayıtsız kalınamayacağını gösteriyor. Avrupa'daki seçim dinamikleri siyasetin rengini ve yönünü belirlerken, İtalya Başbakanı Meloni'nin de yaklaşan seçimler öncesinde bu denklemin farkında olduğu açık. Seçmen, İsrail'in sert politikaları karşısında sessiz kalan siyasetçileri sorguluyor ve cezalandırma eğilimi gösteriyor.
Bugün Avrupa, hem İsrail ile ilişkileri hem de Gazze'deki gelişmeler karşısındaki tutumu nedeniyle ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya. İnsan hakları söyleminin öncüsü olarak kendini konumlandıran bir yapının, bu ölçekteki bir krizi durdurma kapasitesine sahip olmadığının ortaya çıkması, güvenilirliğini derinden sarsıyor. Öte yandan, kendi güvenliği dahi tartışmalı hâle gelen bir Avrupa'nın dünyaya nasıl bir gelecek perspektifi sunabileceği sorusu da giderek daha fazla önem kazanıyor...
ABD-İsrail ittifakı ise mevcut küresel düzenle ilgili birçok ezberi sorgulatıyor. ABD Başkanı Trump her ne kadar doğrudan savaş yanlısı bir profil çizmese de, onu bu yönde baskılayan güç dengelerinin varlığı dikkati çekiyor. Bu durum, ABD'de siyasi kararların ne ölçüde tek bir aktör tarafından alınabildiği sorusunu gündeme getiriyor. Yıllardır tartışılan lobi etkileri, güç merkezleri ve hatta geçmişteki kritik olaylar yeniden sorgulanmaya açık hâle geliyor...
Bütün bu gelişmeler yaşanırken Avrupa'nın kendini nasıl ve nerede konumlandıracağı belirsizliğini koruyor. Henüz net bir rota ortaya koyamamış bir Avrupa'nın, hangi başarı hikâyesi üzerinden dünyaya yeni bir yol haritası sunmaya çalıştığı da ayrı bir tartışma konusu. Kendi içinde yeniden şekillenen, tarihsel olarak savaşlar ve krizlerle yoğrulmuş bir kıtanın, bugün neden güçlü ve kapsayıcı bir vizyon ortaya koyamadığı sorgulanmalı.

24