Güvenlikten ekonomiye işte yeni dönem

Ankara'daki NATO Zirvesi'nde güvenlik konuşuluyor gibi görünüyor. Oysa masadaki en önemli başlıklardan biri ekonomi. Dün başlayan ve bugün sona erecek olan NATO Zirvesi, yalnızca diplomatik takvim açısından değil, küresel ekonomi ve savunma dengeleri bakımından da dikkatle izlenmesi gereken bir buluşma.

Zirve öncesinde yayımlanan bazı değerlendirme raporları, bu toplantıyı NATO'nun geleceğini şekillendirecek bir dönüm noktası olarak tanımlıyordu. Bu iddiaya şimdilik temkinli yaklaşmakta yarar var. Ancak akademik çevrelerde ve uluslararası medyada öne çıkan tartışmalar, dünyanın güvenlik ile ekonomi arasındaki ilişkiyi yeniden tanımladığına işaret ediyor.

Devir değişti. Dinamikler değişti. Özellikle analog dünyada yetişen benim kuşağımın bu dönüşümü anlaması ve içselleştirmesi biraz zaman aldı. Ama artık görüyoruz ki güvenlik yalnızca tank, uçak ve asker sayısıyla ölçülmüyor. Siber güvenlikten yapay zekâya, kritik altyapıların korunmasından enerji arz güvenliğine, tedarik zincirlerinden toplumsal dayanıklılığa kadar uzanan geniş bir alan hem ulusal güvenliğin hem de ekonomik rekabetin belirleyicisi haline geldi. Bu nedenle NATO'da tartışılan yeni güvenlik anlayışı, aynı zamanda yeni bir ekonomik düzenin de habercisi olabilir.

Son dönemde sıkça kullanılan "NATO 3.0" kavramı da bu dönüşümü anlatıyor. Anladığım kadarıyla resmi bir NATO doktrini değil ama ittifakın yöneldiği istikameti özetleyen bir çerçeve sunuyor. Yeni yaklaşım, klasik askeri caydırıcılığın ötesine geçerek üretim kapasitesini, teknoloji geliştirme yeteneğini ve krizlere dayanıklılığı güvenliğin temel unsurları arasına yerleştiriyor. Bunun ekonomi açısından iki önemli sonucu var.

Birincisi, savunma sanayii artık sadece güvenlik politikalarının değil, sanayi politikalarının da merkezine yerleşiyor. Avrupa'nın daha fazla savunma sorumluluğu üstlenmesi beklentisi; mühimmat, hava savunma sistemleri, elektronik harp, radar teknolojileri ve insansız sistemlerde büyük yatırımları beraberinde getiriyor. Bundan yalnızca savunma şirketleri değil; çelikten elektroniğe, yazılımdan yarı iletkenlere kadar uzanan geniş bir üretim zinciri de payını alacak.

İkincisi ise teknoloji yarışının hızlanması. Yapay zekâ, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunması artık sadece savunmanın konusu değil, aynı zamanda yüksek katma değerli büyümenin de temel unsurları. NATO'daki dönüşüm, bu nedenle yalnızca savunma harcamalarını değil, teknoloji yatırımlarının yönünü de belirleyecek.

Türkiye açısından zirvenin önemi de burada ortaya çıkıyor. Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde önemli bir üretim kapasitesi oluşturdu. Nitekim İstanbul Sanayi Odası'nın açıkladığı son "500 Büyük Sanayi Kuruluşu" listesinde ilk 10 şirket arasında üç savunma sanayii kuruluşu yer aldı.

İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, mühimmattan deniz ve kara platformlarına kadar birçok alanda oluşan birikim, Türkiye'yi sadece askeri açıdan değil, sanayi ekosistemi bakımından da farklı bir konuma taşıdı. NATO içinde ortak üretim ve ortak tedarik projeleri öne çıkarsa, Türk savunma sanayiinin uluslararası iş birliklerini artırması ve ihracatını çeşitlendirmesi için yeni fırsatlar doğabilir. Elbette bunlar bugün için beklenti. Üstelik güçlü gerekçelere dayanan beklentiler olsa da yine de aşırı iyimserliğe kapılmamak gerekiyor.